Serüven 10: “Ölüm” Bildiğin Gibi Değil

Ölüm gerçek mi? O halde ruha ne oluyor? Yitip giden biri için neden dua ediyorum?

Ölüleri ziyaret bana hep yanlış anlatılmış. Bugün çok uzun zaman sonra babamın mezarını ziyarete gittim. Şu anda içimde başka bir huzurla dönüyorum. Bunu deneyimlediğim için de çok mutluyum. Bence mezarları şu sebeplerden ötürü ziyaret etmeliyiz:

  • Ölümü anlayabilmek,
  • Ölümü kabullenmek,
  • Yaşadığını anımsamak,
  • Yaşadığın, nefes aldığın anın kıymetini bilmek,
  • Ölen kişiyle anılarını tazelemek

Ama en önemlisiyse ölen kişinin öldüğü gerçeğini kendimize hatırlatmak için gitmeliyiz. Babacığım, senin ölümünle hayatımda başlayan yeni bir dönem ve hepsinde de yanımda olduğunu bildiğim anlar için teşekkür ederim. Mekanın cennet olsun.

“10 Ekim 2021” tarihli notumdan…

BÖLÜM 1 : ÖLÜM DEDİĞİN NEDİR?

Geçtiğimiz yıllardaki ölme arzumu hatırlıyor musun? Her zorlukta, her ağladığımda, her ezilişimde… Hepsinde de ölmek istedim. Ancak, içimdeki bir parça beni hep alıkoydu. En ciddi olduğum anda bile en fazla ileri gidebildiğim an, vasiyetimi yazmak oldu. Bazen Arya, bazen eşyalarım, bazen kardeşim, bazen de inançlarım… Ama en çok da kardeşim beni bu anlardan sıyırdı. Ona bırakacağım bu acıyı hak etmediğini ve bana bir gün ihtiyacı olabileceğini düşünerek hep vaz geçtim. Eyleme geçmedim. Ancak ölüm arzusunu da kafamın içinden atamıyordum.

“Beni hatırla, elveda demiş olsam da. Beni hatırla, seni ağlatmasına izin verme. Uzaklarda olsam da seni kalbimin içinde tutuyorum. Ayrı olduğumuz her gece sana gizli bir şarkı söylüyorum.” Coco, Beni Hatırla şarkısından

O zamanlar bilmiyordum, ama şimdilerde öğrendim ki: ölmenin bin türlü hali de var. Ne zaman ölmek istesem, Tanrı bu isteğimi her seferinde kabul etti. Ve ben defalarca öldüm! Yaşarken deneyimlediğim şeyin bu olduğunu anlayana dek! Sayısız kez, farklı şekillerde öldüm ve yeniden doğdum. Nasıl mı? Bak şimdi:

  1. Yıl 2024, kimsesiz ve sevgisiz kaldım. En zor anlarımda arayabileceğim tek bir kişi vardı ancak her şeyimi de onunla konuşamıyordum. Genellikle iş hayatım, bazen de ailevi sorunlar hakkında sohbetler edebiliyorduk. Benim yalnızlığımsa daha çok sosyal ve kalben olan türdendi. İçimde bir şeyler ölmüştü. Bunu hissediyordum, ancak elimden kabullenmek alışmak ve devam etmekten başka bir şey gelmiyordu. 2025’in ortalarına doğruysa yalnızlık, sevgisizlik ve tek başına olmayı kabullenmiş yeni bir ben doğdu. – Ölüm 1
  2. Yıl 2024, Mısır’da Musa’nın dağına çıktım. Yolculuk sırasında ortadan ikiye ayrılarak yada kalp krizi geçirerek öleceğimi sandım. Buna rağmen, benden vaz geçmeyen orada tanıştığım bir dostum sayesinde, en tepeye kadar çıkmayı başardım. Döndükten 2 hafta sonra aldığım bir haber ile içimde yeniden bir şeylerin öldüğünü hissettim. 10 yıllık avukatım tarafından ihanete uğramıştım. Duyduklarım karşısında bedenim buz kesmiş, kulaklarım çınlamış ve gözlerim donuklaşmıştı. Ancak, bu seferki ölüm kısa sürmüştü. Filmin sahnelerinin yavaşladığını, durduğunu, geri sardığını ve yeniden akmaya başladığını hayal edin. Film tekrar akmaya başladığındaysa ben YENİDEN DOĞDUM. Korkunun yarattığı çaresizlik ve isyan… Tanıdık geldi. Tıpkı Musa’nın dağındaki gibi öleceğim korkusu, çaresizlik ve isyan yerine bu sefer duruma sakin, çözümcü ve akıllıca yaklaşarak kendime ve kardeşime yeni bir yol açtım. – Ölüm 2
  3. Çanakkale’de babamın evindeki odaya kendimi kilitledim. O sırada aşağıdan geçen gençlerin cıvıl cıvıl seslerini duyunca içimden, “Ben de yalnızca sizin gibi özgür ve mutlu olmak istiyorum! Gezmek, süslenmek ve eğlenmek istiyorum! Çok mu?” dedim. Sonrasında cama çıkıp tırabzanın önüne geçtim. Son kez annemi aradım, ancak annem beni sakinleştirip ikna etti. Odadan çıktım, Babamla yüzleştim ve bir daha da ona boyun eğmedim. Ne ona ne de anneme. Son ana dek de Babama her zaman gerçekleri söyledim. Onunla yüzleşebilmek için içimdeki korkak ve ezilmiş çocuğu öldürdüm. Yerine kendisi için savaşan ve sesini çıkartan yeni bir ben yarattım. – Ölüm 3

Yani ölmek yalnızca bedensel biçimde olmuyormuş. Ben defalarca ÖLDÜM (kabuk değiştirdim) ve bu değişim süreci bana ölüm kadar beter geldi. Ancak şimdi biliyorum. Biz insanların basit zihinlerinde canlanan şekilde değil ölüm. Gerçek ölüm bambaşka bir şey. Tanımlandığında sahipleneceğin, kabulleneceğin ve anlayabileceğin, bilinmeyen ve kişiye özel bir tecrübe.

Henüz o erdeme eremedim. Benim için GERÇEK ölüm yani yok oluş ve yeni var oluş Tanrı’ya kavuşma anıdır. Bu Dünya’daki tüm ölümlerde O’na kavuşmak içindir. O nedenle:

Ölüm, bildiğin gibi değil!

Ölüm, anladığın şey değil!

Ölüm varsa yeniden doğmak da var.

Korkmadan O’na güvenerek ilerlediğinde kaç kez ölüp ölüp dirileceğine sen de inanamazsın ama anlayabilirsin.

BÖLÜM 2: ÖLÜMÜ ANLAMAK

Babam öleli daha 40 gün bile olmamıştı, içimden onu topraktan çıkartmak geliyordu. Mezarlığa yakın, kazma ve kürek gibi şeyleri nasıl bulacağım araştırdım. Sonrada ölen birinin 20.günde ne halde olacağını öğrenmek istedim. Toprağın babamı yiyecek olmasına katlanamıyordum. Ancak, geç kalmıştım. İslam’da yer alan ve ölümdeki 40 gün beklenmesinin nedenini o andan daha iyi anladım. Özetle babam ve midesinden yayılan bakteriler çoktan onu yiyip bitirmişlerdi. Planım suya düşmüştü. Ölmesi, gömülmesi yetmemiş artık babam yok olmuştu.

Kubo ve Sihirli Telleri, Mezarlık sahnesi

Kendimi toparladıktan sonra, ölümü araştırmaya başladım. Öldükten sonra babamın başına neler gelmiş olabileceğini ve onu nasıl koruyabileceğimi bilmek istedim. Bir çok Youtube videosu, film ve makalelerden sonra bana en iyi gelen yanıtların hepsini bu kitapta buldum: “Ve… Sonraki Hayattan Kırk Öykü, David Eagleman”. Kitabı okudukça kelimeyle olan ilişkim ve bağım da değişmeye başladı. Bitirdiğimdeyse artık ölümü anladığımı ve hatta sevdiğimi bile söyleyebilirim.

Kitapta toplamda 40 adet kısa öykü bulunuyor. Her biri bir diğerinden tamamen farklı. Kafamda ölümden sonra insanlara ne oluyor diye düşünsem bu 40 hikayenin 1 tanesi bile canlanmazken, şuanda hepsinin de olabileceğini düşünüyorum. Çünkü, neden olmasın?

Mesela, “Metamorfoz” bölümünde söylendiği gibi: “Bizi hatırlayanların zihninde yaşadığımız için, yaşamlarımızın kontrolünü yitirir, onların olmamızı istediği kişiye dönüşürüz.”

“Onu affetmek zorunda değilsin, ama onu unutmamalıyız.” Coco filminden bir alıntı.

Daha önce duydun mu bilmem ama Meksikalıların Ölüler Günü‘nden (The day of Death) haberin var mı? Ölen yakınları anımsamak, onurlandırmak ve onlarla sembolik olarak yeniden bir araya gelmek için düzenlenir. Meksikalılar için ölüm, son değil; yaşamın doğal bir sürecidir. Peki ya bunu anlatan bir film var desem? Bunu izlememiş olamazsın! Hadi ama tatlı ve hayalperest “Coco“dan bahsediyorum. Filmi izlediğinde de anlayacağın üzere ölen kişiyi her yıl anmazsan ruhu kayıplar diyarına gider ve bir daha da geri gelemez.

Peki ya Japonların da buna benzer bir festivalinden haberin var mı? Her yıl yapılan bu festivalin adı “Obon Festival” yada kısaca “BON“. Festivalin amacı ölmüş atalarını anmak ve hatırlamak için düzenleniyor. Yedi ceddinize gerek yok yakın akrabalarınızı da anabilir, onurlarına suya bir fener koyabilirsiniz. Ben de bu festivalden “Kubo ve Sihirli Telleri” stop-motion filminden öğrendim.

“Kubo ve Sihirli Telleri” Obon Festivali sahnesinden

Bu iki filmden ve kitaptan sonra fark ettim ki ölümden bu kadar nefret eden, korkan bir tek Türkler mi yani? Mezarlıklarımız korku filmleri gibi, gitmeye ürperiyoruz. Bir de Meksikalıların, Amerikalıların, Korelilerin veya Japonların mezarlıklarına bakın, bakımlı ve görsel olarak da ne kadar düzenli. Bizlere buz gibi bir malzeme olan mermerden çirkin bir renkte çirkin bir tasarımda, içeride kimi yerler karanlık yeterli aydınlatması olmayan, bitişik hatta alt alta üst üste bir yerleşimle, sık ağaçların korkutucu ve soğuk gölgesine gömüyoruz sevdiklerimizi. Ölüm tabi ki de bize yeni bir travma katar, Türk mezarlıkları aynen bunun için tasarlanmış ve amacına da hizmet ediyor!

Hayatta hep en korktuğunuzdan, en sevdiğinizden ve en çok kaçındığınızdan sınanırız. Ölüm de bunlardan biri. Dinimiz ve yaşadığımız ülke şartlarınca bu durum hep bu şekilde zihinlerimize kazılmış durumda. Mezarlıklarımızın girişlerinde “Her canlı bir gün ölümü tadacak.” yazıyor. Daha ölmedik bu kadar korku neden? Ölüm korkulması gereken bir şey değil ve olmamalıdır da. Belki de ülkemizin genel problemi olan gelenin gitmemesi, gençlerin önünü açmaması hep bu kaygılar yüzündendir. Oysa gerçek ölüm: bir daha asla hatırlanmamaktır!

Dünya genelindeki gezilebilecek, görülebilecek güzel, evet evet hatta en güzel mezarlıklarla ilgili aşağıdaki blog sayfasına göz atın derim. Ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. 😉 Mezarlık denilen şey gerçekten bizdeki gibi korkutan, tehdit eden bir yer olmak zorunda değil! Linki aşağıya bırakıyorum, merak edenler bakabilir.

https://boardinginfo.com/en-guzel-mezarliklar/

Özetleyecek olursak, ölüm yaşamı besler. Ölüm ve yaşam bir döngüde ve dengedir. Ölümü anlamazsak, kabullenmezsek yaşamı ve onun diğer yarısını da anlayamayız. Elimizdekinin değerini bilemeyiz ve en önemlisi yolumuza devam edemeyiz. Arayışlarımız hep eksik kalır, çünkü her zaman tek yönlüdür. Oysaki döngü çift yönlüdür tıpkı aşk ve nefret, kadın ve erkek, genç ve yaşlı, güzel ve çirkin gibi ölüm ve yaşam da birdir, bütündür. Onlara verdiğimiz duygularla kimlikler yaratıp birbirinden ayıran bizleriz. Benim için ölüm Allah’a kavuşmak ve bu dünyadaki döngünü yaşam olarak tamamlamış olmak demektir.

Artık her fırsatta babamı ziyarete gidiyorum, ona çiçekler alıyorum. En önemlisiyse her seferinde onunda gülümseyerek buluşup gülümseyerek vedalaşıyorum. Hak ettiğinden yada neyi hak ettiğine karar verecek bir erdeme sahip olduğumdan değil, içimden böylesi geldiği için… Onun bir yarısı hala içimde yaşamaya devam ettiği için… En önemlisiyse unutulmayı ve terk edilmeyi hak etmediği için onu ziyaret ediyorum.

Benim için ölüm sizin bildiğiniz gibi değil… 🙂

Yeni Dünya

Neden hep onları yeterince sevmediğimi söylüyorlar? Bu hiç de doğru değil! Sonrasında çektiğim acıya bakılırsa epey de sevmişim. Acaba onların istediği şeklide mi sevmedim? Bugün çöp kutusundaki eski fotoğraflara bakarken fark ettim gözlerimdeki sevinci, mutluluğu, ışıldamayı. Son zamanlarda en son ne zaman o şekilde gülümsedim ki? Bu da yeterli değilse başka ne yeterli olabilir ki birine onu sevdiğimi ikna etmeye?

“Hak ettiğimizi düşündüğümüz aşkı yaşarız.” The perks of being wallflower

Bunca zaman sevilmediğimi yada kimseyi gerçekten de sevmediğimi düşündüm. Kendinden başka birini sevmek nasıl bir histi ki ben buna sahip olmadığımı düşünüyorum? Sevmenin karşı tarafa hediyeler almak, mesajlar atmak, iltifatlar yağdırmak, her anlamda destek olmak, yanında olmak, dünyamın merkezi yapmak olduğunu sanırdım. Oysaki yanıldığımı şimdilerde anlıyorum. Birine olan sevgimizi kendimize olan değerimizden anlarız, kendimiz kadar sevebilir, bunun ışığını ona yansıtabiliriz. Elinizdeki bir mercekle diğerine bakmak gibidir sevmek, güneşe tutup yakmak değil. Ne kadar güzel olduğunu anlamak için mercek altına alıp karşındakini o mercekle inceleyebilmek gibidir. Tüm güzel yanlarına ışık tutan bu mercek hepimizde var. Oysa biz onu güneşe tutup karşımızdakini yakmak için uğraşıyoruz, yakabildiğimizde elde ettiğimiz güçle aşkı karıştırıyoruz.

Peki nereden geliyor bu inançsızlık? Neden onları sevdiğime inanmadılar ve her biri birer birer hayatımdan gitti. Eskiden gitmeleri doğal gelirdi, ancak şimdilerde bunu tuhaf buluyorum. Çünkü ne ben ne de onlar sevmeyi, sevilmeyi bilmezken bilmediğimiz bir konu yüzünden kavga edip diğerinin kalbini kırıyoruz. Bildiklerimizi paylaşsak, ve bilmediklerimizi kabullensek her şey daha güzel olmaz mı?

Ben sevmeyi ve sevilmeyi bilmem. Beceremem. Daha önce bir kez öğrendim, ancak çok canım yandığından bedenim, zihnim ve ruhum bunu tekrar yaşayacağını anladığı anda beni korumaya çalışıyorlar. Hastalanabiliyorum, korkabiliyorum, gergin oluyorum, iştahım kesiliyor, agresifleşiyorum, tahammülsüz oluyorum, sessizleşiyorum. Ne gariptir ki bunların hiç birisi aşka dair belirtiler değil, ama benim için öyleler. Ne zaman korkumu yenmeyi denesem, doğal bir şekilde, terk ediliyorum. Son ilişkimde biraz beklerse bu tarz tepkilerimin giderek azalacağını ve düzeleceğimi söylememe rağmen bir şey değişmedi, çünkü karşımdaki insanın aradığı şey sevgi değil zaman geçirmekti. Benimle geçirmeyi planladığı süre dolunca da kendi yaşamına geri döndü.

“Tadını çıkar, çünkü gerçekleşiyor.” The perks of being wallflower

Birbirine tamamen yabancı iki insan, sevgi adı altında birbirlerinin yaşamlarına dahil oluyorlar. Birbirlerine zaman ayırıp, tüm ilgilerini ötekine veriyorlar, ancak karşılığında aldıkları şey onları mutlu etmeye yetmiyor. Peki, ama neden? Mutsuz olmak bu kadar kolayken mutlu olmayı seçmek neden bu kadar zor? Mutlu olmak için karşılıklı bir çaba gerekir de ondan. Şimdilerde ilişkilerde olmayan şey bu. Çaba, sabır ve emek. Emeksizce elde edilen ilişkiden ne zihin, ne de beden zevk alıyor. İnsan ilişkisini sanal ortamla, sanal olanla karıştırmaya devam ediyoruz. Böylesi kolay geliyor. Zaten duyguları bastırılmış bir ülkeysen kolay normal geliyor. Gelişmiş kaç ülke var? Ve o ülkede duyguları bastırılmayan kaç insan var?

Yaşamın içinde bir yandan kendi oluşumumuzu tamamlamaya çalışmak, bir yandan gelişen ve değişen dünyada var olmak, bir yandan insan ilişkilerimizi yönetmeye çalışmak kolay değil. Cidden. Tüm bunların sağlıklı bir çevre için geçerli olduğunu unutmamak lazım.  Bunlar birere süreç ve geleceğe dair kendinizle yaptığınız bazen kısa bazen uzun vadeli anlaşmalar. Gelecekte nasıl biri olmak istiyorsun? Cevabını biliyor musun? Bilsen bile bundan yeterince emin olabilir misin? İnsanın önce kendine olan inancı, güveni ve sevgisi üzerine çalışması gerekirken yıllarca hepimize önce başkaları tarafından onaylanmamız gerektiğini öğrettiler. Sevgiyi sahip olduğumuz arkadaş adetinden ölçümlediler. Daha kendini tanıyamamış bir çok kişi, başkası için yorum yapabilmeye ve onu acımasızca eleştirebilir hale geldi. Sorsan kendinden bir haber bir çok kişi öteki hakkında hak sahibi oldu.

Bizden sonraki nesil için yarattığımız gelecek bu mu olmalıydı? Bize yaratılan dünyadan kaçmak için kendimize kurduğumuz yeni dünyadan gerçekten memnun muyuz?

Son yıllarda insanların birbirine olan güvensizliğine karşın benim kendime olan güvenim ve saygım her geçen gün daha da artıyor. Çünkü, artık başlarını yerine en çok kendime inanıyorum, değer veriyorum da ondan. Başkalarından akıl almayı bırakıp kendi kendime kararlar aldığımdan beri çok daha huzurlu ve mutluyum. Hataysa da benim hatam, başarıysa da benim başarım, hepsi tümüyle bana ait! Bastırılmamış, yaşanılmış duygularımı keyifle deneyimliyorum.

“Her şeyi berbat ettim, yarın başka bir gün olacak. Gelecek yıl başka bir yıl olacak. Bu benim hatam senin değil!” Selma Hayek

Duygularını bastırmak denilince aklınıza ne geliyor? Mesela, “işe duygularını karıştırmamak” geliyor mu aklınıza? Oysaki şimdilerde iyi bir yöneticide olması gereken özellikler arasında ilk sırada “iyi iletişim” geliyor. Peki iyi bir iletişim ne ile başlar? Karşındakine değer vermek, karşındakini dinlemek ve empati yapmakla devam eder, değil mi? 🙂 Komik ama hala işin iş kısmına geçemedik, iyi bir lider olabilmek için insani duygulardan bahsediyoruz. Neyi unuttuk da tekrar hatırlamamız gerekiyor?

İçinde bulunduğumuz bu dünyada önceden ne eksikti ki biz onu bulma peşinde giderken bu kadar kaybolduk? Kaybettiklerimizi geri getiremeyiz, yeni kazandıklarımıza da sevinemiyoruz.

Neyse, sonuç olarak hepsi de yanılıyorlar. Her birini ayrı ayrı çok sevdim, her birini tanımaktan keyif aldım. İstediğim için hayatımda yer aldılar. Fakat her biri önce kendi değerlerini bilemedikleri için, sonrasında da  benim değerimi bilmeyen insanlardı. Anladım ki, yaralı biri bir diğerinin yarasını da saramazmış. Bazen benzerlikler can acıtır, farklılıklar güzellik yaratırmış. Yeni anladım ki kendim gibi yaralı insanlarla her ne kadar tanıdık gelseler, bu sebepten güvenilir gibi gözükse bile gerçekler bundan çok uzaktaymış.

Yaralı insanların uzanan eli kestiklerini, acıttıklarını en iyi ben bilmeliydim, ancak ben “yine yeni yeniden” şarkılarıyla büyütülmüş naif bir dönemden gelmeyim.

not: hepsi de benden sonra evlendi. yani hiç bir şey başaramadıysam da buna vesile olmuşum! 🙂

Serüven 5.2: İyileşme

Uzun bir süreçti, farklı yanlarımı farklı zamanlarda iyileştirebildim. Yeni yaralar da aldım, eskilerini kapatırken. Bazı savaşlardan yarasız çıktım, daha önceki yaralarım sızladı sadece. Bazen isyan ettim, daha eskilerini kapatamadan yeni yaralarımla uğraştığım için; artık yara almaktan usandığım için, yaralanmak istemediğim için. Haklı değil miyim ? Sürekli üzülmeyi kim ister ki ?

Öncelikle şunu kabullendim: Benden başka kimse yaralarımı sarmayacak, gelip de merhamet etmeyecek. Sonra, yol dikenliyse şort giymeyeceksin yada illa giyeceksen de yaralarından yakınmayacaksın.

Oklar ince de olsa batarmış!

“Bütün bunları aklım almıyor, ama kalbime sığıyor.” LÂ sonsuzluk hecesi

Aylarca psikoloğuma geldim, gittim; geldim ve gittim. Her seferinde daha da rahatladım, artık bu dünya üzerinde beni anlayan, bana güvenen, beni dinleyen, bana inanan bir canlı vardı! Haklı yada haksız beni yargılamadan, bir sınıflandırmaya ya da kıyasa sokmayan biri vardı! Onunla tüm yüklerimi paylaştım, paylaştıkça da rahatladım. Ağlamadığım bir seans benim için iyi geçmiş sayılıyordu. Her seferinde teşekkür ederek ayrılıyordum. Kimseyi değil en çok onu, aslında kendimi dinlemeye başladım. Fark ettim ki yapabilirim, başarabilirim, bu yüklerden sonunda kurtulabilmenin bir yolu var!

“ Evet mümkün aynı anda sevmek ve nefret etmek aynısını yapıyorum her gün kendime.” Rupi Kaur, Güneş ve Onun Çiçekleri

Tüm yollar, tüm cevaplar hep tek bir kapıya çıkıyordu o da “Kendini sev!”. Her seferinde “Gerek yok!” diyip geçiştirdim. Sonunda bana bunu göstermenin başka bir yolunu buldu psikoloğum ve dedi ki: “Bari kendini cezalandırmayı bırak!”. “Yok artık, o da ne demek? Kendimi niye cezalandırayım ?”. Ama öyleydi işte, yaptığım tam olarak da buydu, başıma gelen kötü olayları hak ettiğimi düşünüyordum. Layık olduğum şey acı çekmemdi, kötü ve lanet biriydim. Dövülmeyi, hakarete uğramayı; bağırılmayı, sevilmemeyi hak ediyordum. En ufak hatamda da kendimi en acımasız şekilde cezalandırıyordum. Nasıl mı ?

Bedeli ödemesi gereken “beden” miydi? Cezalar onu dizginlemek için yeterli mi? Zulüm çektikçe beden rahatlar, kurtılur mu ağırlıklarından? Ne kadarı yeterli? Dur noktası ne ?

Canımı yakan topuklu ayakkabılarımla merdiven inip çıkardım, canım acıdıkca sinirim de yatışırdı.

Soğuk havada önüm açık, donarak yürürdüm. Hasta olunca da ilaç almaz, doktora gitmez, iyileşene dek ağlardım.

İşimde fazla mesaiye kalmaya, maaştaki kesintilere, yapılan mobinglere ses çıkartmazdım. Onun yerine sanki suçlu benmişcesine eve uykusuz, aç gider ertesi gün işe yorgun, uykusuz ve yarı baygın giderdim.

Toplu taşımalarda etrafa sataşır, ya da kavgalara karışırdım.

Yağmurlu, soğuk havalarda taksiye bineceğim yerlerde inatla yürürdüm ve buz kesmiş halde eve varmış olurdum.

Peki neden?

Var olduğumu hissetmek, yaşadığımı anlamak, varlığımın değerinin farkına varmak.

Yaşadığımı böyle hissediyordum da ondan. Ancak ve ancak canımın acıdığını farkettiğimde ya da yeterince acı çektiğimi düşündüğümde duruyordum. Böyle anlarda acı eşiğim o kadar yükselirdi ki, bedenim bana uyarılar vermeye başladığında bile dikkate almazdım. Yaşadığımı hissettiğim anlar acı duyduğum anlardı. Diğer zamanlarda zaten bir boşluk ve kaos hakimdi. Haliyle kendine acı, merhamet göstermeyen birine başkaları neden ve nasıl iyi davransın, sevsin ?

“Yaşam yürekle kafanın dehlizlerindeki devletlerle savaşmaktır.” Knut Hamsun, Gizemler

Şimdi tekrar çözüme geri dönelim, kendini sevmek. Nedir bu kendini sev, say mevzuları? Kendini sevmek kendini yüceltmek ve üstün görmek mi? Ya da kendine iyi davranmak mı, her sabah aynaya bakıp aynadaki yansımaya gülümsemek mi? Bunun için farklı yolları denedim, denedim, denedim. En sonunda kendimce bir yol çizdim ve yavaş yavaş kendimi sevmeye başladım. (Daha önceki ‘Serüven 3: Kabullenmek’ yazımda bundan detaylı olarak bahsetmiştim. Dilersen o yazıma da göz atabilirsin.) Ancak benim değinmek istediğim konu nasıl olacağından çok bu konunun neden önemli olduğu. Madde madde değinelim mi?

Sende yetenek yok, çizmeyi bırak dediler. Yıl: 2001
  1. Örneğin burnunu beğenmiyorsun. Her aynaya baktığında bundan sebep nasıl canın sıkılır değil mi? Peki ya sevsen? Böyle bir sorun bile olmayacak. Bir de başkalarından da burnunla ilgili olumsuz bir şey duyduğunda üzülüyorsun ya sevsen gülüp geçer, onlara konuşulacak konu bile bırakmazdın.
  2. Senin sevmediğini bir başkasının sevmesini neden bekliyorsun ? Aslında tam da senin istediğini yapıyorlar işte, senin sevmediğini onlarda sevmiyorlar, hayır başka ne yapsınlar? Sen sevsen onlara da sevdirirsin belki ?
  3. Hep duyarsın ya ‘Babana çekmişsin!’, yada ‘Aynı annen gibisin!’. Ya DNA sarmalının yarısı anneden yarısı babadan, bize verilen bu özelliklerin hangisini seversek güçlenir, sevmez düzeltirsek azalır ama varolmaya devam eder. Var olan bir şeyi nasıl yok edebilirsin ? Ya anneme ya babama benzemiyorum, ikisinden de bir şeyler alıp istediğim yönümü de istediğim şekilde güçlendiriyorum. Bu bir yolculuk, kendine doğru bir keşif! Bir yanımı nasıl olur da inkar edebilirim ? Bir yanımı nasıl olur da sevemem? Vazgeçin ayrıştırmaktan. Anımsatabilirim ama ben yep yeni bir hikaye yazıyorum!

Şimdi gelelim yukarıdaki maddelerle neyi anlatmak istediğime… Öncelikle elbette kendinde sevdiğin ya da sevmediğin, güçlü yada güçsüz yanların olacak. Bu çok doğal değil mi? Sen iki farklı insanın bir araya gelip çıkardığı bir ürünsün, günümüzdeki teknoloji göz ve saç rengini belirlemeye başlamış olabilir, bazı hastalıklı genleri yok etmeye başlamış olabilir ancak, hala daha karakteristik özelliklerimizin seçilimleri tamamiyle birer şans.

“Şans, rastlantıları doğru kullanma yeteneğinden başka bir şey değildir.” Jeanette Winterson, Tutku

Kendinde sevmediğin bazı özellikler var ve artık bu yanların büyük oranda da kendinden nefret etmene neden oluyor. Belki anneni yada babanı sevmiyorsun. Ya da ikisinden birinden gelen bir alışkanlıktan ötürü hayatın hep zorlaşıyor. Önce onları değiştirmeyi denedin, olmadı kendini değiştirmeyi deniyorsun ama olmuyor. Beğenmediğin yönlerin yüzünden kendinden nefret ediyorsun. Peki bu yönlerini kötü bulma nedenin ne? Bunu sana söyleyen başkaları mı yoksa kendi iç sesin mi ? Bunu öğrenmenin tek yolu var, o da denemek!

Okulda anlatılanlar başkaydı. Sisteme karışmamışların öğrencileriyiz. Okul dışına çıkmamışların eserleriyiz.

Vazgeçmeni, değiştirmeni istedikleri yönlerini düşün, acaba haklılar mı yoksa sadece boş mu konuşuyorlar, daha da önemlisi bir de sözün geldiği kişiye bak. Hatta en güzeli kimsenin dediklerini bu kadar önemsememek olurdu.. Ama kalbi yorgun bizim gibiler için bu bazen zorlu olabiliyor, güvenmek ve inanmak isteyebiliyoruz. O yüzden yavaş ama emin adımlarla tek tek çözümleyelerek gidelim, olur mu? Hedef: “kendini sevmek”, “kendine değer vermek”, “kendini anlamak”, yani en basitçe hedefinin yalnız ve çok yalınca”KENDİN” olması yeterli.

İyileşmek uzun bir süreç, bunda anlaşalım. 🙂 Etkisini hemen göstermeyen ama iyi gelen, seni sana, özüne ulaştıran bir süreç. Ne kadar keyifli olduğunu denemeden bilemezsin. Kendimle ilgili her yeni keşfimde yaşadığım mutluluk ve tatmini sana anlatamam! Ancak gözlerimden yansımasını görebilirsin! Değiş, farklı ol demiyorum, ama kendini, özünü bir dinle diyorum! Bu sebeple başkalarının yolları sana uymayacaktır, başkalarının yaptıkları sende işe yaramayabilir. Kimi sessizlikte, kimi seste kendini bulur. Mesela sana meditasyon, başkasına ses terapisi iyi gelmesi gibi…

Sana çok basit bir örnek vereceğim: Annem yıllarca saçımı sarıya boyattırdı durdu. Evet, boyattırdı diyorum çünki boyatmadığım zamanlarda gelip bana” Ayy ne kadar çirkin ve bakımsız olmuşsun, nerede o güzel sarı saçların?” Derdi. Peki neden biliyor musun? Ben çocukken liseye kadar saçlarım sapsarıydı ve annem benim o saçlarımla övünür dururdu da ondan. Ancak son 7 yıldır saçlarımı boyatmıyorum ve çevremdekiler beni böyle de çok beğeniyorlar. Hatta saçlarıma beyazlarda geldi, hala boyatmıyorum çünki böyle güzel olduğumu düşünüyorum ve etrafımdan da aynı şekilde pozitif yorumlar alıyorum. Sen de kendini, yaşamında ilk sıraya almalısın. Sen ne yapmaktan hoşlanırsın? Nasıl biri olmaktan, nasıl giyinmekten, nasıl davranmak ve konuşmaktan hoşlanıyorsun?

“… duygusal bütünlüğümüzü toplumsal kabul için feda ediyoruz.” Yong Kang Chan, Sevebilmek

İyileşmek, iyi olmak için kendinden başka yardım edecek kimsen yok, bunda da anlaşalım. Yani diğer tüm insan ve etkenler sana hizmet için varlar, eğer sen kötü bir yöneticiysen kadrondaki elemanların da vasat ve başarısız olacaklar, ama sen iyi bir yöneticiysen herkes seninle çalışmaktan keyif alacak ve senin destekçilerin olacaktır. Yönetmeyi bilmezsen yönetilirsin, bu süreçte kendi yönetimini eline alıp tarama, temizlik ve tazelik dediğim yeni sürecine başlayabilirsin.
1.Tarama: sana zarar veren, seni sana sürekli kötüleyenlenleri bir listele bakalım kim bunlar, senin hayatında nasıl bir yere ve öneme sahipler?
2.Temizlik: bu kan emicileri hayatından teker teker çıkart ve yerine yeni kan emiciler almaktan da kaçın.
3.Tazelik: sana iyi gelen, kendin gibi, sana değer veren insanlarla yeni başlangıçlar yapmak.

Denemekte vazgeçmeyip çizmeye devam ettim. Yıl: 2002

Denedikçe göreceksin ki, kendini sevmek de iyileşmek de zor şeyler değil. Asıl sorun sana bu süreci yaşatmayan, izin vermeyen insan ve çevresel etkenlerde. Senin tek suçun yönetimi onların eline vermiş olman, bu yönünü düzelttiğinde her şey olması gerektiği gibi olmaya başlayacak. Önceleri yaşadığın deneyimleri şans, sihir olarak tanımlayabilirsin ama aslında, gerçek olan tek şey senin içindeki o güç! Kendini sevme, değer verme ve önemsemenle birlikte gelen o “sevgi”.

“Kendi arzuladığımız kişi değiliz. Toplumun talep ettiği kişiyiz. Anne babamızın istediği kişiyiz. (…) İşte bu yüzden en iyi yönlerimizi bastırırız.” Paulo Coelho, Aldatmak

Benim iyileşme serüvenim neredeyse tamamlandı, kendimi eskisinden de daha güçlü, huzurlu, sağlıklı ve anlamlı hissediyorum. Daha da önemlisi insanlar bendeki bu değişimi fark edip; çevremde olmaktan, benimle zaman geçirmekten tekrar keyif almaya başladılar. Karşılıklı huzur ve değer gördüğümüz ortak bir paylaşımı deneyimlemek gerçekten zamanımızı daha da anlamlı kılıyor. Buna değer! Kendim için aldığım tüm risklere, başkaldırmalara değer! İyi ki iyileşmek için bu kadar yol kat edip, kendimi yeniden sevmeyi seçmişim! Kimse için değil kendim için savaştım, kendim için bir şeyler yaptım!

Yalnız değilsin, sen de yapabilirsin! Kendinle ilgili sevmediğin, değer vermediğin tüm o yanlarına/yanına şimdi lütfen bir daha bak! Gerçekten sevilmemeye, ötekileştirilmeye değer mi? Yoksa kocaman bir adım atıp; kendini olduğun gibi kabul etmek için, iyileşmek için bir şeyler yapmanın vakti geldi mi?

Nasıl seversin? Tuzlu mu Tatlı mı?

Bugün öğrendim ki her insanın sevme şekli birbirinden farklıdır.

Nasıl mı? Gel, anlatayım.

A. Ben bir insanı neden severim ya da sevmem?

Sevebilmem için: onunla konuşabilmem, tartışabilmem ve paylaşabilmem yeterlidir. Yani benimle aynı ya da benzer sınıftan, statüde ve yaklaşımda olması onu sevilebilir kılar. Bunu sağlamayan insanları da doğal olarak sevmiyorum.

B. Arkadaşım bir insanı neden sever ya da sevmez?

Sevebilmek için: o kişinin ruhunun güzel olması ve kalbine dokunması gerekir. Bunu sağlamayan kişilerden nefret etmez; ancak hayatında da tutmayı istemez. Bir kişinin ruhu güzel olabilir ve bazı kötü alışkanlıkları ya da bağımlılıkları olabilir. Bu durum, onu sevmesi için bir engel değildir.

Farkımız ne?

Benim sevme denklemime göre, kötü alışkanlığı ya da bağımlılığı olan bir bireyle paylaşım ve sohbet açısından bir ilerleme gösteremeyeceğimiz için onu sevme şansım yoktur. Ancak, arkadaşımın denkleminde bu böyle değil.

Onun sevgi denklemine göre, arkadaşı her ne kadar bağımlı olsa da aynı zamanda aç

insanları doyuran, güzel bir kalbi olan biridir. Bu da onu sevmesini ve kalbinde yer açmasını sağlar. Bağımlılığına rağmen ruhundaki güzellikleri yok saymaz; ona farklı bir açıdan yaklaşır.
Sevgisini katmanlara ayırır.

Bende “x+y=sevgi” iken onda “z+t=sevgi” demekti. Matematiksel olarak bu mümkün değil!

O hâlde sevginin bir denklemi yok mu?

Her bireydeki sevmenin tanımı ve şekli farklı mı?

Bana öğretilen sınıf, statü ve paylaşım denklemi  hatalı mı?

Kendi denklemimdeki sıkıntıya gelecek olursam: bu denklemi yakalamak çok zor, devamlılığı da neredeyse imkânsız. Bu durum, uzun vadede ilişki kurmamı zorlaştırıyor ve kafamı karıştırıyor. Örneğin; önündeki altın tabağı elinin tersiyle iten ve hayatını (bana göre) mantıksız bir yönde yöneten biriyle uzun süreli arkadaş olamadığım gibi, ona olan sevgimi ve saygımı da yitiriyorum. Peki, aynı durum da ben olursam ne olacak? 🙂

İnsanları sevme biçimimiz, aynı zamanda kendimize dair önemli ipuçları da verir.

Arkadaşımın denkleminin güzelliği ise şöyle: sevmek için yaptığı denklemin bir sağlamasını alıyor olması. 🙂 O, karşısındaki insanı katmanlarına ayırarak görebiliyor. Hemen açıklıyorum! Birini sevmek için kurduğu denkleme göre kişinin ruhunun güzel olması, kalbine dokunması gerekiyor ve ilişkisi boyunca da bunu zaman zaman karşı taraftan teyidini alıyor. Eğer ruhunda bir kötülük sezer ya da artık bu kişinin kalbine dokunmadığını hissederse sevgisi azalıyor. Burada da “katmanlara ayırma yöntemi” devreye girerek yeniden bir analiz yapıyor. Sonuç olarak, kişilerle arası bozulmadan, kalplerini de kırmadan kendisine artık iyi gelmeyen bu bireyle arasına bir mesafe koyuyor; ancak arkadaşlığını da tamamen kesmiyor. Harika değil mi?

Lisede Matematik sınavlarında bazen belirtilen denklem üzerinden verilen yanıt puan alırken, bazen de hangi denklemle çözdüğün önemsiz sadece sonuca bakılırdı.

 


Ben nasıl sevdim ve neden böyle sevdim?

Ben sevmeyi kendi kendime öğrendim. En iyi bildiğim yol olan analiz ve sentezle.  Ancak şimdi bu tek ve keskin yöntemin neden işlemediğini anlıyorum.

Çünkü:

  • Sevmek ve sevebilmek için tek bir yöntem yokmuş.
  • Sevsen bile gözlemlemeyi bırakmamalı, arada sağlamasını yapmalıymış.
  • Sevmek kalpten gelen bir duygu ancak mantığınla da buluşan bir harmonide olmalıymış.
  • Kendini güvende hissetmediğin birini sevmeye devam edebilir ancak yaşamında tutmamayı tercih edebilirmişsin.
  • Sevmenin köşeleri keskin değilmiş.
  • İnsanları aldıkları kararlara göre değil, bu kararların sende yarattığı etkilere göre değerlendirmek gerekirmiş.

Peki arkadaşımın sevme şekli neden beni bu kadar şaşırttı ve etkiledi?

Çünkü artık ilişkilerimin (iş, arkadaş, sevgili, aile, vb. gibi) neden kısa sürdüğü anladım. Bana göre yıllar sonra ortak bir konu konuşamadığım biriyle arkadaş kalamaz ve onu sevmem de mümkün olmazdı.

Oysa onca güzel geçen zamanı neden ve nasıl çöpe attım? Bu kadar keskin ve yargılı olmam neye yaradı? Kendimi korumak için miydi, yoksa karşımdaki insandaki güzeli görmeyi bıraktığım için mi?

 


Peki, gerçekte sorun neydi?

Benim denklemimde “sağlama” kısmı eksik kalmıştı, bunu akıl edememiştim. Onlardaki beni de yok sayarak hayatlarından çıktım ve bir daha dönmedim.

Beni ne kadar sevdiklerinin bir önemi olmadı; çünkü onları görmedim duymadım ve dinlemedim. Bunca zaman da sevilmediğimi düşünerek kendime eziyet ettim. Oysa gerçek şuydu:

insanlar beni, benim istediğim şekilde ve büyüklükte sevmiyordu. Ben de onları , sevmeye dair kurduğum denkleme uymadıkları için hayatımdan çıkarmış ya da gitmelerine izin vermiştim. 


Peki, şimdilerde/2025 yılında bu durum nasıl?

Şimdilerdeyse yaşamımdaki insanları önce:

  • oldukları gibi kabul ediyorum,
  • bana ve hayatıma etkilerine bakıyorum,
  • onlara iyi gelmeye özen gösteriyorum,
  • hayatlarında olmama izin verdikleri kadar var oluyorum,
  • hemen vazgeçmiyorum,
  • duygularımdan haberdar olmalarını sağlıyorum.

Sonuç olarak da “benimle aynı fikirde olmak” ya da “benim normlarıma uymak” zorunda olmadıklarını kendime sürekli tekrar ederek bu sağlıksız düşünceden uzaklaşıyorum.

 


Peki, Nasıl başladı ve nasıl gidiyor?

Bu dönüşüm, manipülatif ve kontrolcü bir aile ortamından uzaklaşmamla başladı. Başlarda hiç kolay olmadı. Yaptıklarımın “iyilik” adı altında gözüken, gerçekteyse karşımdakini ve ilişkiyi “kontrol altında tutmak” olduğunu; böylece kendimi güvende hissetmemi sağladığını anladığımdan beri bu düşüncelerden uzak duruyorum.

Bugünse çevremde güzel insanlar var. Bu yolda kalmam için bazen öncü bazen de destek oluyorlar. Sabır, anlayış ve tolerans gibi kelimeler benim için çok yeni bir dil, bambaşka bir dünya. 

Anlamları ve tanımlamalarıyla kendimi ve arkadaşlarımı sevmesini yeniden öğreniyorum. Nefret etmek ve uzaklaşmak kolay. Ama uzun vadede ağır bir yük. Arada bir kendime şu soruları soruyorum: “Kaç insandan ve ne kadar süre nefret edebilirsin?”, “Bu duyguyu nereye kadar taşıyabilirsin?” ve verdiğim cevaplar eskiye dönmemi engelliyor.

Sonuç olarak benim için artık şöyle bir dünya var:

Hayattaki her şeyi kontrol etmeye çalışmak, kendini Allah’ın yerine koymaya çalışmaktır. Bu mümkün olmadığında ise insan ruhuna ve bedenine zarar verir. Kontrol bağımlılığı: aynı illüzyonu sabit şekilde tutmaya çalışmaya benzer. Kaybettiğinde ise … dünyan başına yıkılır.

Oysa çok sevdiğin filmin de dediği gibi “La Vita è Bella” yani HAYAT GÜZELDİR!

İnsanların beni ne kadar, nasıl ve neden sevdiğini kontrol edemem.

Kontrol edebileceğim tek şey tepkilerim.

Buna gücüm var. Ve bugün için bu, bana yeter.

Deniz ve onunla yaşam

Karada

Çocukken çevremde değer gören, sevilen arkadaşlarım ya derslerinde çok başarılı olanlar ya da çok güzel/ yakışıklı olanlardı. Bendeyse ikisinden de yoktu. Gözümde kocaman gözlüğüm, ensemde toplanmış saçlarım vardı. Derslerden bir haberdim ve genelde hep hayal aleminde yani kendi dünyamda yaşardım.

Halk oyunları, bale, voleybol, basketbol, edebiyat, kayak, tenis, masa tenisi, koşu, dans, flüt, koro, resim, seramik… Hepsini denedim. Kimi zaman seçilemedim, kimi zaman zaman kibarca çıkarıldım, kimi zaman da kendim bıraktım. Denedikçe eksik, denedikçe daha da görünmez hissettim. Hiç biri bana devam etmem için gereken o hissi vermiyordu. 

Derslerde de başarılı olduğum söylenemezdi. Okul hayatım tam bir işkenceydi.

Denizde

Yüzmeyi öğrenmek için gittiğim kursa artık ileri seviyede eğitimle devam ediyordum. Kursta benden büyük erkekleri yarışlarda geride bırakıyordum. Bu nedenle şevklerini kırdığım gerekçesiyle uyarıldım. Arada bir beni yenmelerine de izin veriyordum. Yüzme dersleri çok güzel gidiyordu. Bir gün okulda sınıf öğretmenimiz yüzme yarışmalarına katılmak isteyenlerin el kaldırmasını istedi. İlk defa kendi rızamla el kaldırdım ama seçilmedim. Yerime Kayra seçildi. Öğretmene neden beni seçmediğini sorduğumda benim Kayra kadar iyi yüzebileceğimi düşünmediğini söyledi. Nereden biliyordu ki? Benimle yarışmamıştı bile!

Başarısızlıklarımdan ötürü ne arkadaş çevremde, ne ailemde, ne de öğretmenlerim arasında saygı ve sevgi görmüyordum. Onlara göre hiç bir şeyi yeterince denemiyordum, hep kendi dünyamda kayboluyordum.

Sorun değildi çünkü bunları duymaya alışmıştım. Bir an önce yaz tatilinin gelmesini bekler, kendimi suya atıncaya dek anneme katlanır, sonrasında da tüm bunları unuturdum.

Denizle her buluşmamda onun da beni özlediğini, her dalışımda benimle kucaklaştığını hissederdim. Deniz beni olduğum gibi karşılardı. Zihnimi sakinleştirir, beni kendi dünyasının içine çekerdi. Her koyda başka bir hikayem, başka bir ben olurdu. Kahramanlar, izleyiciler, yargılar yoktu yalnızca deniz ve altındaki hikayeler vardı.

Onunlayken beceriksiz, başarısız, yalancı, uyuşuk, çirkin ya da fakir değildim. Onunlayken “Ben” yoktum, yalnızca o ve bana sunduğu başka bir dünya vardı. Ben yalnızca izleyiciydim, sessizce bunlara tanıklık ediyordum.

Bana yokluğumda ne yaptığımı sormaz, karadaki hayatımla zerre ilgilenmezdi. Yalnızca dalgalarında zıplamalarımı izler, dalışlarımda bana kalbimi dinletirdi.

Denizde yüzerken, kafamda hiç bir şey olmazdı. Bazen ağlar, çığlıklar atar, yumruklar savururdum elbette. Hepsini de gizlerdi denizim. Hepsinde de beni anlar, kucaklar, sarar, dinler. Sonra bir balık ya da dalga gönderir ve yeniden benimle oynamaya devam ederdi. Ben de onun dünyasında daha çok kalır, hikayelerini daha çok dinler, onu izlemeye devam ederdim.

Sonrası

Böyle 15 yılım geçti. Her yaz koşarak gittiğim arkadaşım denizle yılın 4 ayı birlikte pek çok anı biriktirdik.

Sonra bir anda tüm bunlara elveda demek zorunda kaldım, teknemizin denizdeki süresi dolmuştu. Denizle vedalaşmadım, yeniden ama farklı bir şekilde kavuşacağımızı düşünmüştüm.

Karada geçen 22 yılıma rağmen buranın kaosuna, acımasızlığına hala alışamadım. Hala tek bir başarım yok, olduğum yerde ancak farklı bir görünümde gibiyim. İçimdeki boşluk dolmuyor. Yıldız falımda bana “sende hiç ateş elementi yok” denilmişti. Denizde ateş ne arar zaten?

Yıllarca denizden ve bu duygulardan ayrı kaldım. Göz yaşlarımı toplasak bir deniz suyu eder miydi? Oysaki ben denizden ve denizde olmaktan çok şey öğrendim.

Şimdi

Şimdilerdeyse çok sessiz deniz, onu bıraktığımdan beri çok değişmiş. Belki de beni henüz tanımamıştır. Ya da acaba bana küstü mü, saklanıyor mu bilemiyorum. Onun sesini duymayı çok özledim.

Denizin karaya çok nadir taşmasını da  şimdi anlıyorum.

Karada olduğum bunca yıldan sonra kendime soruyorum, neyi başarmak zorundaydım? Sadece var olmam yeterli değil miydi? Nerelere gelmem gerekiyor da gelemediğim için mutsuzum?

Ben yaşamayı anlayamadım, sen bana anlat. Nedir yaşamak? Var olmak neden yeterli değil?

Oysaki deniz bana, gözlemci olmayı, beklemeyi, saygı duymayı, dinlemesini, meraklı olmayı, sakinliği, paylaşmayı, güzellikleri, yenilikleri, şaşırmayı, beklemeyi en önemlisiyse kendimi sevmesini öğretti. 

Ben karadaki beni sevmedim, sevemedim. Denize dönmek istiyorum, oradaki anlarımda kalmak… Denizin sesiyle uyumak, uzanmak ve dinlenmek istiyorum.

Yoksa gene hayallere mi kapıldım, sen söyle denizim?

Serüven 9.2: Güzele olan açlık

Güzele ulaşmak için, yaşamında bazı zorluklara katlanman gerekebilir.

Tesadüfen tanışmadık, ama yaşanan her şey bir tesadüftü. Taşın üzerine oturmuş, ayaklarımı soğuk suya bırakmış ve güneşin sıcaklığını tenimle hissediyordum. Suyun içinde yüzerken bana seslenip “Güzel bir yere gidiyorum, benimle gelmek ister misin?” dedi. Fazla düşünmeden onu takip ettim. Yolculuk 45 dakika ve belki de daha fazla sürmüştü. Ancak yol boyu karşıma çıkan kayalar, dikenli çalılar, derin sessizlik, susuzluk, bilek burkulmaları, buz gibi soğuk suya katlanmak zorunda kalmıştım. Her seferinde, “İstersen geri dönebiliriz.” diyen rehberime inat ben devam etmek, yolun sonundaki güzele ulaşmak istedim.

“Güzellik, bir anın içinde ebediyeti hissetmektir.”Marcel Proust

“Ne kadar da güzel, değil mi?” dedim. Evet, buraya ulaştığımıza, yol boyu katlandığımız çalı çırpı ve bacaklarımızdaki çiziklere, bilek burkulmalarımıza, kayıp düşmelerimize, susuz kalmamıza, ter dökmemize hepsine ve daha fazlasına değmişti.

Gerçek anlamda kan ve ter dökerek ulaştığım yer yalnızca güzel değil saklı bir cennet parçası gibi, bir o kadar da ıssızlığıyla ürperticiydi. Ancak buz gibi suya her dalışımda huzurun duyumsanabildiğini orada öğrendim.

Sonra fark ettim ki: güzele ulaşmak için bazen zorluklara katlanman da gerekebilir. Yani, sonunda güzellik olduğunu bilsek tüm zorluklar katlanılır olur muydu?

Zamanımınız sorunu belki de güzel olana bu kadar hızlı ve  çabuk ulaşmamız ve belki asıl olana ulaşamıyor oluşumuz. Şimdi bunun için kimseyi suçlamaya gerek yok. Neden mi?  Bizden önceki “Ben çektim sen çekme yavrum.” düşüncesi bizi bu günlere getirdi.

“Güzellik, insana verilmiş en sessiz armağandır.” — Dostoyevski, Budala

Asya’da çocuklara verilen öğütler ve geleneklere bağlılık halen devam etmekte. Bu sebeple toplumda yozlaşma, kültürel bozulma ve dil kaybı gibi önemli kavramlar ya daha az zarar görüyor yada hissedilir düzeyde bir etki yaratmıyor.

Diyemeyiz ki Türkiye’deki aileler bu düşüncelerini falanca niyetle ve içinde iyilik barındırmadan yapmış olsunlar, öyle değil mi? Yani, içinde bulunduğumuz Dünya’da doğru asla tek değil (bize öğretilenin aksine). Ancak, denenmiş bazı yollar var ki insanın yeniden denemesi yada olmuyorsa zorlamasına gerek yok!

Güzel her zaman güzeldi zaten. Erişilebilir kılınması sahip olduklarını elinden almadı tam aksine onu böylesine net anlayabilmemiz için bizlerin zamana ihtiyacı vardı. Kendi güzelliğini yeniden keşfetmen dileğiyle.

Serüven 9.1: Yalnız(-ca) Güzellik

BÖLÜM 1: İnanç

31.08.2021 tarihli notumdan.

“Bir süredir yeniden ailemin yanında yaşıyorum ve fark ettim ki annemin beni çıplak görmesini kesinlikle istemiyorum. Bu nedenle banyodan çıktığımda hızlıca odama geçmeye karar verdim. Ancak, çok geç kalmıştım. Annem çoktan beni görmüştü ve hızlıca yanıma gelip cümlesini yüzüme yapıştırdı, “Ayyy, kızım biraz spor mu yapsan? Bu halinde ne böyle? Lömbür lömbür olmuşsun!”. Bu ifadeler bana şunu fark ettirdi: yıllardır kendimi beğenmeyişimin nedeni işte bu tepkinin ta kendisiydi! Annemin bana baktığında görmek istemediği çirkinliklerim var ve benim bunlarla barışık olmamı da umursamıyor! 

Olduğum halimle de güzel olamaz mıyım?

Ben onun güzellik anlayışına uymuyorum. Daha güzel olmam lazım. Asla yeteri kadar güzel değilim! Bugün yüzüme çarpılan bu tepkiyle irkildim ve kendime geldim.”

Şimdilerdeyse güzel olduğumu bilmeme rağmen, toplum içinde bunu göstermekten utanç duyuyorum. Sanki ellerinde tıpkı anneminki gibi bir büyüteç varmış ve tüm hatalı yanlarımı görüyorlarmış gibi hissetmeden edemiyorum. Ancak, biliyorum.. Güzelim. 

Kendimle olan uzun yüzleşmelerden sonra, daha önemli bir şey fark ettim. O da şöyle başladı:

“Güzel olmak, güzellik TEK başına yeterli midir?”

“Zihnimiz güzel olana yönelir, güzel şeylerden haz alır. Ancak, tek başına bu yeterli midir? Yada, her hangi bir şey tek başına yeterli mi?”

Kendime bu soruları sorarken aynalarla aramın bozuk olduğunu fark ettim. Evimde 4 tane aynam vardı, ancak nadiren yüzüme, kendime bakardım. Bir gün bana gelen bir misafirimin evimdeki boy aynamda fotoğraf çekilip, kendini beğenerek izlediğini görünce fark ettim: ben daha önce hiç o aynada kendime bakmamıştım. Aynalardan kaçma nedenimse çocukluğumdaki bir zorbalığı hatırlattı. Bir gün teyzemin kızının bana gelip “Aynalara bu kadar bakarsan kendinden sıkılır ve zamanla çirkinleşirsin!” demesiyle başlamıştı. Ben de ona inanmış, aynalara küsmüştüm. 

“Kendine gel kendine. Dön de bir bak haline. Aynalara küsmüşsün. Kıl oldum abi.” TARKAN

Misafirim evimden gittikten sonra, içimde bir öfke hissettim. Önce nedenini anlayamamıştım, ama artık biliyorum. Öfkem kendimeydi, bana söylenen yalana bunca yıl nasıl da inandım? Kandırılmış hissettim. Az önce aynada kendine bakıp bakıp ne kadar güzel olduğunu söyleyen, üstüne bir de fotoğraflayan o kadın hiç de çirkinleşmedi? Yada çirkinleşecek gibi de durmuyor, ya ben neden çirkinleşeceğime inandım?! Çocuk kalbim, nasılda inandı böyle bir yalana?! Çocuktum işte, ablamdır yalan söylemez, haset etmez zannettim. Neyse ki bu sayede artık daha fazlasını biliyorum. O nedenle teşekkür ederim, sayende “güzellik” arayışımda ben gerçeklere ulaştım, sana aynalarla başarılar! 🙂

İnandığım dağlara karlar yağdı, o halde kızakları hazırlayın kayıyoruz!

BÖLÜM 2: Arayış ve Uyanış

Güzellik geçici derler, boşuna değil. Peki, neden tüm dünya kalıcı güzelliğin peşinde? Elde edilemeyenin peşinden gitmek seni diri tutar, amacın olur da ondan. Ulaşırsın, algı değişir yeniden başlarsın. Bu döngü hiç bitmez çünkü “güzellik” GÖRECELİDİR. Hem geçici, hem göreceli olana gene de neden yatırım yaparız? Bunun mantığı nedir? Bilemedim. Ancak benim de kovaladığım bu garip arzunun peşinde koşarken anladığım bir tek şey var o da: Tek başına güzellik 5 para etmez!

  • Güzelsindir, ama kendine öz güvenin yoktur,
  • Güzelsindir, ama farkında değilsindir,
  • Güzelsindir, ama konuşmasını bilmezsin,
  • Güzelsindir, ama kültürsüzsündür,
  • Güzelsindir, ama asosyalsindir,
  • Güzelsindir, ama ağzından küfür eksilmez,
  • Güzelsindir, ama oturmasını kalkmasını beceremezsin,
  • Güzelsindir, ama modadan anlamaz – kendine yakışanı seçemezsin,
  • Güzelsindir, ama hijyen nedir bilmezsin,
  • Güzelsindir, ama yüzün kireç taşı gibidir,
  • Güzelsindir, ama içince sapıtır kontrolünü kaybedersin,
  • Güzelsindir, ama hiç bir standartın, prensibin yoktur,
  • Güzelsindir, ama seni esir eden bağımlılıkların vardır,
  • Güzelsindir, ama iki kelam laf edemezsin,
  • Güzelsindir, ama hayvanlara ve doğaya saygın yoktur,
  • Güzelsindir, ama hep başkalarına muhtaçsındır,
  • Güzelsindir, ama dedikodu en sevdiğin şeydir,
  • Güzelsindir, ama ruhunu fitnelik fesatlıkla beslersin,
  • Güzelsindir. ama ……. burayı da sen doldur.

Gerçek ihtiyacını anlayabilmek için kendine “Mecbur muyum?” diye sor. TEDX Talks Müfitcan Saçıntı

Güzellik, kendini keşfettiğinde başlar.

Güzellik algımız da tıpkı iletişim yollarımız gibi, kapalı. Peki ya neden? Bizim üzerimizden hiç bitmeyecek bir arzu yarattılar ve sonsuz bir döngüye soktular. Bir kez inandın mı çıkamıyorsun. Ama gel bir deneyelim.

  1. Güzellik algını yeniden keşfet. Güzellik içten dışa gelen ve bir bütün olarak karşı tarafa yansıyan enerjinin ta kendisidir. Yani, yalnızca göze değil, kulağa da hoş gelen, ruhuna da hoş gelen, burnuna da hoş kokan 5 duyu organını harekete geçirebilendir. Yani yüzü ve fiziği 10 numara ama ağzı kokan bir adama güzel demem gibi.
  2. Güzellik algısı fiziksel görünüm olarak kişiden kişiye değişse de, aslında verdiği HİS hepimizde aynıdır. Gerçek bir güzel kadın yada erkek hepimizde aynı etkiyi yaratır. HAYRANLIK.
  3. Güzel olabilmek için:
  • erdemli olmak,
  • çeşitli kültürlere (yemek, müzik, yaşam, vb gibi) sahip olmak, vicdanlı olmak,
  • hoşgörülü olmak,
  • nazik/kibar olmak,
  • görgülü olmak,
  • eğitimli olmak (okul okumuş, kendini geliştirmiş, varolduğundan 1 adım öteye gidebilmiş),
  • alçak gönüllü olmak,
  • kibirlerinden arınmış olmak,
  • öncelikleri olan,
  • öz güvenli,
  • rahat / takıntısız,
  • edep adap bilendir,
  • konuşmasını bilendir,
  • kılık kıyafetine özen gösteren, kendine yakışanı giyen,
  • bakımlı ve özenli görünümde olan,
  • en önemlisi de kendine saygılı ve kendini seven bir birey olarak yetişmiş olması gerekir.
Seni etkilemek için doğmadım ben!

Yani güzel olmak aslında CESARET ister! Ama, sektörün istediği şey bu değil, böyle insanlar da para harcamaz. Bunu da bildikleri için yukarıdaki tüm maddeleri boş verip, yalnızca onlara para getirecek 1 tek şeye odaklandılar o da: FİZİKSEL / DIŞ GÖRÜNÜM.

“Birinin iştahı tarafından yönetilmek garip bir şey.” Tutku, Jeanette Winterson

Yani bunca yıldır kandırılıyor, yönlendiriliyor ve farkında olmadan bazı değer ve yargıları yok ediyoruz. Güzel olan ve güzellik algısı cidden çok abartılan ve hakikaten cesaret isteyen bir konuyken, herkesin bir ameliyat yada para ile satın aldıklarından ibaret değil! Cidden!

Güzel bir adam yada kadının küfürlü konuşması ve kavga edip olay çıkartması hoş mu? Yada çok güzel bir adamın takıntısı uğruna işlediği cinayetler normal mi? Güzel dediğin ama hırsızlık yapan bir kadını görmezden mi gelirsin? Güzel dediğin iş arkadaşın sürekli terfi alırken senin yıllarca aynı pozisyonda olman normal mi? Yalnızca fiziği ve dış görünüşü için güzel bulduğun birinin üstündeki kıyafetleri al bir hayvana giydir hakikaten o daha güzel olur. Hayvanlardaki saflık ve temizlik hiç bir insanda var olamayan bir asalettir.

Özetle gerçekten kelimelerle olan küskünlüğümüzü düzeltmeliyiz, ben güzele güzel demem gönlü temiz olmadıkça.

Güzellik iç ve dış diye ayrıştırılamaz! Mimarlık gibi değil ki bu, iki ayrı ölçekte çalışsın! İkisi bir bütünün etrafa yansıması, biri olmadan diğerini doğru kabul edemeyiz. Adriana Lima erkek gibi konuşup, yürüse, etrafa tükürse güzel mi olurdu? Hayır. Seksi evet, alımlı evet, ama asla güzel olmazdı.

Olur olmaz her şeye herkese güzel demek adetten olmuş, ama bence gerçek güzellerin hakkını vermeliyiz.

Aynaya baktığında göremediklerinde bul kendini.

Güzellik: yaş, kilo, cinsiyet, tür, ırk, din, kıyafet, para, şan, şöhret ile elde edilen bir şey olmadığı gibi sonradan da elde edilebilecek ve kalıcı bir özelliktir.

Bir arı asla çirkin olmaz, yada bir aslan asla çirkinleşmez, yılanlar bile güzeldir. Neden mi? Hepsi de oldukları gibi, oldukları kadar ve zorlamasız kolayca fark edilir ve ayırt edici biçimde kendilerine has GÜZELLİKTEDİRLER.

İşin bir de şu tarafı var, maalesef acı ama gerçek: zihnimizin güzele olan arzusu bizi gündelik hayatta da hep bazı normların, kalıpların içinde kalmaya zorlar. Şişmanlar, boyu kısalar, gözlük takanlar, diş teli takanlar, sakatlar, dilsizler neden GÜZELLİK normlarımıza uymaz ve bu insanların sosyal hayata adapte olmaları, işlerinde yükselmeleri, eş bulmaları ve arkadaş bulmaları hep zordur. Sen bilmezsin, ama onlar buna hep maruz kalırlar. Unuturlarsa da sistem hep onlara bunu hatırlatır. Kendilerini hiçbir zaman tam ve tamamlanmış hissedemezler yada emdikleri sütü burunlarından gelir, zorbalıklara maruz kalırlar. Aslında bıraksan kendisiyle barışık olan bu insanlar, senden daha güçlü ve güzeldirler. Neden mi? Sana rağmen hala kendilerine olan inançlarını kaybetmedikleri, sana rağmen kendilerini GÜZEL bulma cesaretine sahipler!

Şimdi kim daha çirkin, kim daha aciz bir daha düşün. Onlar seni görebiliyorlar, ya sen kendini görebiliyor musun?

   

Yani, güzel olmak önemli – birincil değerli bir o kadar da tehlikelidir. Kimisi için lanet gibidir, kimisi için bir lütuf. Elindeki bu değeri nasıl değerlendirdiğine göre ya kaybolur gider yada şahlanır parlar güzellik.

Anlayana şans anlamayana zorluk getirir. Güzellik cidden senin bildiğin gibi değil!

Serüven 8.1: Sevmek, Sevilmek, Mutluluk

Neden severiz ve sevilmek isteriz? Bu duygunun zihnimizdeki, bedenimizdeki etkileri neler? Sevildiğimizi bilmek bizi neden bu kadar mutlu eder?

Konunun bir bilimsel tarafi var ancak öncelikle zihnimizde yanlış yada farklı kodlanan terimlerden başlamak istiyorum. Yanlış tanışmalar, yanlış izlenimler düzeltilebilir mi?

Love Amore Aşk Sarange Ti Amo, sana hangisi lazım ?

Çok sevdiğim ve değer verdiğim bir dostumlayız sohbetimiz ilerlerken bana her zaman olduğu gibi bir ödev verdi. Verdiği ödevi yapacağımdan emin olmak için de hepsini bir parça kağıda teker teker yazdırdı. (kağıdı hala saklarım) Son sorusu “Neden Severiz?” İdi ve ekledi “Cevabını bulursan gel ve bana da anlat lütfen.” Yazmayı bitirip başımı kaldırdığımda da bana bakıp muzipçe gülüyordu. (Gülüşünü hep çok sevmişimdir.) Çok bilirim ya hemen cevabı veriyorum, “E, sevmeye ihtiyacımız var da ondan!” Verdiğim hızlı cevabı sevgili dostum tüm sıcaklığıyla karşıladı ve sadece şunu söylemekle yetindi, “Bunu biraz düşünmelisin, eminim yüreğin doğru yanıtı bulacaktır.”

İşten de önce, ailenden de önce, evladından da önce, eşinden de önce, sevgilinden de önce bir SEN vardı? Hatırlar mısın?

Bu güzelim kelimeyle tanışmamız o kadar yanlış ve kötü bir başlangıçla gerçekleşti ki uzunca yıllar kendimle kavgalar etmem , temizlik yapmam ve bu kelimeyi zihnimde yeni baştan kodlamam gerekti. Sonu tatlı bitecek zihnimdeki sevgi çözümlemelerini duymaya hazır mısın? Peki öyleyse, başlıyoruz..

Şöyle ki benim zihnimdeki “sevgi” hayatımda var olan bir kadının adıyla hafızama kodlanmış durumdaydı ve haliyle nefret ettiğim bu kadının adından bahsetmek istemiyordum. Sevgi yüzünden ailemiz dağılmış, babam yaşadığı son ana kadar da bu kadına bakmıştı. Ben ve ailem bin türlü zorlukla baş ederken babam ve Sevgi refah içerisindeydiler. Çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamak yerine tüm varını yoğunu ve “sevgisini” bu diğer kadına veriyordu babamız. O duymayı istediğimiz, hissetmeyi beklediğimiz tüm sevgiyi bu Sevgi olacak kadın alıyordu. Babam öldükten sonra telefonunda okuduğum sevgi dolu mesajları okuduğumda hissettiğim şey “Bu adam sevmeyi biliyormuş da bize mi fazla görmüş yani?” Olmuştu. Sevgi olacak o kadın benden babamı ve beraberinde milyonlarını da almış yerine sevilmeye değer bir evlat olmadığım hissini verip mesajlarıyla beraber ortadan kaybolmuştu.

Kaybolan ‘sevgi’ değil dönüştüğü yeni duygu durumu halindeydi sorun. Nefret sarmıştı sevginin etrafını. Korkusundan gizlenmişti sevgi.

Tüm suçlu Sevgi’deydi! Tabii ki de onda! Benim saf ve masum babamı kandırdı ve elinde oyuncak etti. Yoksa benim babam akıllıdır, iyidir, hoştur, bizi sever, babam bize bunu yapmazdı eğer o Sevgi yosması olmasaydı… mı acaba? Bu yalanlara inanıp Sevgi’yi suçlamak gerçekleri kabullenmekten çok daha kolay geldi yıllarca. Kendimi bu yalanlara inandırıp “sevgi” kelimesinden nefret ettiğime ben de inanamıyorum, ama böyle oldu. Sevgiyi ve sevilmeyi yanlış yerlerde aradığımı ve ararken karanlıkta kaybolduğumu ben de bilmiyordum ama artık biliyorum.

Dilerseniz aşamalarıyla bu durumdan nasıl kurtulduğumu başka bir yazıya bırakalım, zira o da başka bir serüven. Kısacası önce şu kendi adını lekeleyen kadınla kendi içimde barıştım. Yalanlar, hatalar, yapmak istediğim tüm o karanlık ve şiddet dolu düşüncelerden kurtardım “sevgiyi”. O artık boşlukta süzülen uzanılıp alınmayı bekleyen bir yaprak gibiydi, özgürdü, yeniden doğmuştu ve avucumun içinde minicik, kırılgan ama tüm ağırlığıyla durmaktaydı. Hemen yeni bir tanım yapmak istemedim. O yeni haliyle biraz da ürküttü beni. Bir süre zihnimde dolanmasına ve ara sıra beni gıdıklamasına izin verdim. Önce birbirimize alışmalıydık, öyle değil mi?

Dolayısıyla sana önerim öncelikle sevginin sendeki tanımını yap, sonra bu tanımda seni rahatsız eden şeyleri bul ve bu kelimenin tanımını yeniden yap!

Her dokunduğu cana merhem olup, onu çoğaltan başka bir duygu olabilir mi?

Yazının başındaki sorumuza geri dönecek olursak: neden sevilmek isteriz? Bilime göre bunun cevabı şöyle: beyin varlığını ancak etrafındakiler sayesinde farkında olabiliyor. Bu nedenle de her yaptığı yeni keşif için onaylanmaya ve beğenilmeye ihtiyacı var. Yani bir organ olarak beyinin etkileşimde olmaya, dolayısıyla ötekine olan ihtiyacı bulunmakta. Bunu hayatta kalmak için yaptığı varsayılıyor. Yani sevmeye ve sevilmeye olan ihtiyacımız beynin yalnız kalmaktan hoşlanmamasından geliyor. Peki çevremizde yalnız kalan ve bununla mutlu olan insanlara ne demeli? Onlar bu durumla barışan ve bu korkularından arınmış insanlar ancak onların bile tamamen yalıtılmış hayatlar yaşadıklarında verimli, sağlıklı ve mutlu olduklarına dair bir kanıt henüz yok.

Daha önce sevgi ilaçtır, sevgi iyileştirir, sevginin gücü gibi artık kalıplaşmış cümleleri duymuşsunuzdur. Bilime göre bunlar gerçekten de gerçek. Öyle ki Hitler’in askerlerinin sevgi ile ilgili yaptıkları acımasız ama maalesef ışık tutan testlerinde de görülüyor ki sevgisiz yani annesinden mahrum bırakılan bebek maymunlar kısa zaman sonra hastalanıp ölüyorlar. Ancak annesine benzer yumuşaklıktaki bez maymunlara sahip bebek maymunlarda her hangi bir hastalık durumu görülmüyor. Bu testi örneklerle çoğaltabiliriz. Benzer durum barınaklardaki hayvanlar, sokaktaki canlılar, yurtlarda büyümüş çocuklar içinde geçerli. Sevginin iyileştirici gücü bugün kanser hücrelerini bile yenebiliyor. Yani gerçekten de hayatta kalmamız için sevmek ve sevilmek çok önemli.

Sevildiğimizi bilmek neden bu kadar önemli peki? Cevabı gene bilimde: çünkü beyin ancak dış etkenler sayesinde kendi varlığını hissedebilmekte. Yani bedenimiz bu meraklı organımızın birer uzantısı. İşitmek, görmek, koklamak, tatmak, duymak ve dokunmak için ona hizmet eden duyularımız sayesinde çevresini keşfedebiliyor. Bu sayede onu hayatta tutacak şeyleri tekrar tekrar deneyimleyerek mutlu olmaya devam edebiliyor. Ne kadar basit bir talep değil mi ? Organlarımız beynimizin merakını ve korkusunu dindirmek için her gün denemeye devam ediyor. Çünkü bu merak onu hayatta tutuyor. Her şey tamamen hayatta kalmak için kurgulanan deneyimlerden ibaret.

Benim zihnim şöyle çalışır, öncelikle yapmak istediğim şey her ne ise onu mantığımın kabul etmesi gerekir. Mantığımın almadığı şeyleri yapmaktan haz etmiyorum. Yani ben önce bu işin bilimsel yönünü araştırdım, sonra kendime yeni bir tanım yaptım. Sevgi benim için mutlu olmak, gülümsemek, yaşadığımı hissetmemdi. Bu hissi kimse elimden almamış ben karalayıp kör kuyulara atmıştım. O nedenle önce sebebini öğrendim, sonra yeni bir tanım yaptım ve sonunda da bunu deneyimledim. Meğer sevdiğim ne çok şey varmış, yani beni hayatta tutmak için, yaşamam için bir çok neden varmış! Hiç bir şeyi yada hiç kimseyi sevmiyor yada sevemiyorsanız bile en azından kendinizi sevmeyi deneyin.

Merhaba yaşamak, merhaba yaşam! Hoş geldin, karanlık dünyamda bana ışık oldun! Merhaba benim sevgim!

Benlik

Ne kadar hassas olduğumu biliyor musun? (…………) işte bu kadar, sonu olmayan bir sonsuzluk kadar hassasım. Peki çözümü var mı ? Hassas olmamam değil mi ? Bu kadar kolay olsaydı çoktan bu huyumdan vazgeçer ve senin gibi olurdum zaten. Ama sandığın kadar kolay değil. Neden mi ?

“Hakkımda ne düşündüğün umurumda değil, seni etkilemek için doğmadım!”

Ben buyum da o yüzden! Sen öylesin, ben de böyle. Birbirimizi olduğumuz gibi kabullensek ve böyle devam etsek? Olmaz mıydı? Hayır olmaz, çünkü insanalar çevrelerinde sürekli dikkatli davranmaları gereken bir bireyi uzun süreli olarak hayatlarında barındırmak istemiyorlar. Çünkü bu sürekli başkasına öncelik vermekten geçiyor ve özellikle de ilgi arsızları için bu durum çekilmez bir hal alabiliyor. Çünkü kendilerinden başka bir bireye öncelik vermek, değer vermek onların lügatında YOK!

“Kafa dengi insanlar olmadığından değil, kendinizi gerçek kimliğinizden ayrıştırdığınızda yalnız hissedersiniz.” ABRAHAM HICKS

Mesela ben Türkçe müzik dinlemek, hafta sonları saatlerce süren kahvaltılar hazırlamak ve erkenden uyanmak hiç mi hiç istemiyorum. Sabah rutinlerimi başkası için değiştirmek hiç hoşuma gitmiyor. Aksi halde rahatlayamıyorum.

Yıllar önce saatlerce uğraşıp özenle hazırladığım yemeklerin ne kadar aptalca olduğuna karar verdim, çünkü bu durum beni mutsuz ediyordu. Nedeniyse: 1 saatlik harcanan sürenin ve devamında toparlamak için harcanan 1 saatin karşılığında o öğünün bitme süresi 15 dakika olmamalı. Bu nedenle benim hazırladığım bir yemek en fazla yarım saat olurken, onu yeme sürem de gene eş zamanlıdır. Ardından toplama ve temizleme sürem de yaklaşık yarım saati geçmemelidir. Bana göre mükemmel bir öğünün karşılığı budur. Çünkü yemek yemek benim için bir ihtiyaçtır. Hayatımdaki önemi ve kapladığı sürede bundan daha fazla olmamalıdır.

“… duygusal bütünlüğümüzü toplumsal kabul için feda ediyoruz.” SEVEBİLMEK – YONG KANG CHAN

Dünya’yı çok seviyorum. Ancak içindekilerin ona zarar verdiği kanısındayım. Başka zamanlarda Dünya’nın içine sıçabilirsiniz ama benimleyken dikkat etmelisiniz. Neden mi? Çünkü arkadaşlık, aile, sevgi bunu gerektirmeli. Yani ben plastik poşet konusunda hassas isem, yanımda sürekli poşetleri burup burup çöpe atmamalısınız. Bu durum beni sinir ediyor, rahatsızlık veriyor ve sonunda kaygılı hale getiriyor ve sen de bunu biliyorsan neden yapıyorsun? Ya da neden arabada çöp poşetim var iken kocaman metal kutuyu kapıyı açıp dışarı atıyorsun? Sebebi nedir? Ben arabamda sigara içmiyor isem sen neden içme hakkını kendinde görüyorsun? Ben şirket aracımı özenle, dikkatle kullanıyor isem sen neden ona zarar verecek hareketlerde bulunuyorsun?

Bunları aklım almıyor, ama kalbime sığdırıyorum.  Çünkü birlikte yaşamanın bedeli bu. Acı çeksen de tahammül etmek, kabul etmek ve devam etmek.

Peki, aynı şeyi benim için yapıyorlar mı? Elbette hayır! Azınlık olduğumuz (aşırı hassas ve duyarlı insan) için bekledikleri kendileri gibi olmam, çünkü öyle insanlar (gamsız, umursamaz) çoğunlukta olduğu için doğrusunun da bu olduğu inancındalar. Benim gibilerinin onların sırtındaki bir yük olarak görmekteler. Aslında durum tam tersi, çevreye zararlı, ben merkezcil bu insanlar sadece umursamazca yaşayıp giderken, bizler onların bu dünya da açtıkları yaraları sarmaya mecburuz.

Attıkları çöpleri toplarız, yaktıkları ağaçları dikeriz, öldürdükleri hayvanları gömeriz, arkalarındaki enkazları toparlarız, plastiklerinin yerine doğal ürünleri kullanmaları için elimizden geleni yaparız ama gene de kendimizi beğendiremeyiz. Çünkü onlar çoğunluk biz azınlıktayız. Bu da sayıca üstün oldukları için onları haklıymış gibi gösteriyor. Bizlerse zona olup, kurdeşen geçirip, yataklardan çıkamıyoruz. Taşıdığımız ağır yükün altında ezilirken onlar gününü gün ediyorlar.

 

Sizin doğrularınıza göre yaşamımı yönetemem, zorunda mıyım ?

Yıllardır ağrıdığını hissettiğim kalbimin yükleri işte bunlarmış. Kendimi 1000 kat yorgun, bitkin hissediyorum. Anlatsam da anlayacak kimse yokmuş gibi geliyor. Haksızlık değil sadece artık tükenmiş hissediyorum.

Saatlerce ağlayacak gibiyim ama gücüm yok.

Hayatımı yemek, temizlik ve süslenmekte geçirmek istemedikçe buna zorlanıyor gibiyim. Öğrenmem mi gerekiyor, yoksa öğrenmekten mi kaçınıyorum. Anlamıyorum.

Sadece şunu bilmenizi istiyorum, bir grubun içinde en zayıf kim ise ona göre davranmak zarafettendir. Çoğunluk olduğun için o bir tek değerli insanı yok saymak güçten değil güçsüzlükten gelir. Bir gün onun gibi olmaktan korkan bir grup korkak insanın tüm korkularını o bireyden çıkarmasından gelir. Bizler bunu bildiğimiz halde susarız ama siz sesinizi yükseltmekten kaçınmazsınız. Yok, cümlemi şu şekilde düzeltiyorum: BEN bunu bildiğim halde susuyorum, ama SEN sesini yükseltmekten UTANMIYORSUN! Sana yazıklar olsun!

Beni alt etmenin sana verdiği güçle etrafta dolaşmaya devam et. Seni izleyip üzülüyorum, güçsüzlüğünden korkup güçlü olmaya çalışırken aldığın hali bir görsen. Seni neden yeterince dikkate almadığımı anlardın, ama bu imkânsız.

Serüven 8.2: Ne dilediğini biliyor musun?

Kendini sevebilmek için, kendinle zaman geçirmen, keşfetmen yani: “yalnız kalman” gerekir. Peki ya neden ? Kendime olan sevgimi aldığım maaşın miktarı, bedenimin şekli yada çevremdeki insanların sayısı ile ölçemez miyim ?

Her yıl, her ay, her gün dileğim kendimi sevebilmek, değer vermek ve bunları yapabilme kabiliyetini edinmekti.

Hani bir laf vardır ya, hiç kimse yoksa bile yanında “O” vardır. İşte “O” diye tanımladığımız aslında kendi benliğiniz. Bunu ister Tanrı ile buluşma ister kendinizle tanışma olarak yorumlayın, mevzu anlamaya çalışmak! Hiç tanımadığınız, zaman ayırmadığınız, dinlemediğiniz bir canlıyı sevebilir misiniz? Elbette, kocaman bir HAYIR!

Neyse, ben her gün Tanrı’dan kendimi sevmem için yardım etmesini diledim ve O’da her gün beni daha da yalnızlaştırdı. İlk başlarda dileğimle yalnızlaşmam arasındaki bağı anlayamadım, çünkü kendimi sevmem için başkalarına, başarı hikayelerine, güzelleşmeme yani mükemmele en yakın bir birey olmaya, herkes tarafından kabullenilmeye ihtiyacım vardı. Tüm bunları yaparken yavaş yavaş kendime olan sevgimin de ortaya çıkacağını umuyordum. Ama tüm bu denemelerim boşa kürek çekmekten öteye gitmiyordu. Bir zaman sonra ne çevremdekilerin beni sevmesini sağlayabildim, ne de kendimi sevmekle ilgili bir arpa boyu yol kat edebildim. Ben de işi zamana bıraktım.

“Hayat hayatı çeker.” Simyacı

Sıradan bir akşam evimde otururken kendi başıma başardıklarımı, gerçekleşen hayallerimi düşünmeye başladım. Ancak kendimi, tüm bunları paylaşacak birinin olmamasına üzülür hatta acır halde buldum. Başladım söylenmeye, aileme, çevremdekilere, neden en güzel anımı paylaşacağım bir kişi bile yoktu? Neden paylaşmak istediğim bir kişiye bile ulaşamamıştım ? Bu haksızlıktı! Ben onların hep yanındaydım ama onlar beni yalnız bırakmışlardı. Gözlerim şişene kadar ağladım, karanlıkta oturup kendime acıdım, birine anlatamadıktan sonra başarmanın anlamı kalmamıştı. Ancak yüreğim buna inanmadı.

“Seçeceğiniz yol sizi her zaman mutlu yapmayabilir; zaten hayatın her anında mutluluk aramak başlı başına bir mutsuzluk halidir. Önemli olan izini takip ettiğiniz yolda kendi bıraktığınız izi sevip sevmediğinizdir.” Saffet Emre Tonguç

Koltuğa geçip oturdum ve en sonunda O’nun ne yapmaya çalıştığını anladım: beni en başından beri kendimle baş başa bırakmaya çalışıyordu! Ürperdim. Yalnız yaşıyordum ama gerçek anlamda kendimle olmanın ne olduğunu daha önce hiç keşfetmemiştim. Bunun anlamı aslında yapmaktan zaten keyif aldığım o değerli anlardı: köpeğimle Polonezköy’de açık büfe kahvaltıya gitmek ve sonrasında yürüyüşe çıkmak, sahilde tek başıma paten yapmam, köpeğime sımsıkı sarılıp uyumak, kahvemi alıp kitabımı okumam, müziğimi açıp dans etmem, .. bunun gibi bir çok kısa yada uzun, başka başka şeyler.

“İnsan gereğinden çok konuşarak da, gereğinden çok susarak da günah işleyebilir. (…)” Gülün Adı – Umberto ECO

O anda tüm bunlar ve daha fazlası gözümün önünden geçti ve fark ettim ki aslında dileğim kabul olmaya başlamıştı ama ben inatla bunu anlamakta güçlük çekmiştim. Tekrar etmem gerekirse özetle durum şu: nasıl ki yeni birini tanımak, anlamak, çözmek için onunla zaman geçirmeye ihtiyacın var ise aynı şey “senin” için de geçerli. Kendinle zaman geçirip onu anlayabilmen için yalnız kalıp ona kulak vermen, öncelik vermen, değer vermen ve YALNIZ olman gerekiyor. Bunu yapmaya cesarettin var ise seni harika bir serüven bekliyor! Kimsenin gitmediği, daha önce kimsenin bakmadığı yeni bir sen keşfedeceksin. En önemlisiyse her şeyi olduğu gibi kabullenmeyi öğreneceksin, çünkü etrafında aksini söyleyecek kimse olmayacak! 🙂

Kendini sevebilmek, bağ kurabilmek için her insanın izleyeceği yol, yöntem ve materyaller birbirinden farklıdır. Mesela, ben öyle aynalarla, cümle tekrarlarıyla kendimi sevmeyi öğrenecek biri değilmişim. Bana daha somut ve kalpten gelen şeyler lazımdı, öyle de oldu!

Özetle bazen nereye varacağını bilmeden dilediğiniz o talepleriniz var ya: aslında hepsi bir şekilde gerçekleşiyor ama içindeyken yada beklediğiniz sürede gerçekleşmediği için unutabiliyor yada anlamayabiliyorsunuz. Şimdi tekrar soruyorum: sen ne dilediğini gerçekten de biliyor ve gerçekleşmesi için başına gelecekleri kabul ediyor musun ?

 

Serüven 7: Hedefler ve mükemmel güzellik

Kendime koyduğum hedeflerin ne kadar ulaşılmaz ve aşılması güç olduklarını fark ettim. Mükemmel olmadıkça da bunları başarı olarak saymadığımı.. Kendime büyük haksızlık değil mi ? Peki bu hedefleri neden koyarız ? Hayatımız daha güzel olsun diye, daha iyiye sahip olmanın verdiği haz yada mükemmele ulaşma arzusu mu ? Olduğum halimle de güzel değil miyim, hedefler gerçekten de ne için ?

“Başarı; pek çok başarısız denemenin ardından gelen bir tabak tatlı gibidir. Damağınızda kalan son tat..”

Yaşam bir serüven. Bu serüvenimde bana eşlik eden rehberlerime teşekkür ederim. Kimi rehberlerim hala benimleler, kimileriyle yollarımız ayrıldı, kimileriyle bir gün tekrar buluşmayı diliyorum. Umarım sizlerin de yolları güzelliklere çıkar. Örneğin “güzellik” dediğimde zihninde canlanan o şey nedir ? Rengi pembe mi? Arkadaki fonu beyaz ışıklı mı ? Yoksa içini huzurla kaplayan bir sevinç mi bu “güzellik” ? Hayır. Hepsi ve hiç biri! Tanımlamalarını genişletmelisin yoksa daha çok mutsuz olursun. Ve, hayatın akışını yakalayamaz, yaşamı tek gözlü bir pencere ile deneyimlemiş sayılırsın. Neden mi ? Bazen çamura batar sonra cildinizin tazelendiğini fark ederek o yığından çıkarsınız, sonuç güzelliktir. Bazen de duvara hızla çarpar ve aldığınız güvenlik ekipmanlarını deneyimleme fırsatı yakalarsınız, sonuç güzeldir. Bazen rüzgardan çarpılır sorasında usulca dinlenmeye vakit bulursunuz, sonuç güzeldir. Aslında sonuçta olan hep güzeldir. Belki beklemeyi, sabretmeyi bilmediğimizden belki de sonrasını göremediğimizden, hep korkarız! Hem de çok ama çok korkarız. Neden peki ? Sonu güzel olmayacak diye! Oysaki sonu hep güzeldir, bizlerin güzele olana algısı dardır.

Doğa, doğal, olduğu gibi.. Tüm varoluşsal sancılarının bir çıktısıdır aslında ve işte bu yüzden güzel, bu yüzden mükemmeldir!

Güzel olma tanımını örneklemem gerekirse; yemek yapmaya ilk başladığımda karın doyurmak için görevini yerine getiren bir tabaktı sadece. Arkadaşım artık neden yemek yapmadığımı sorduğunda ise; “Güzel olmuyor da ondan” dedim. “İlk yaptığında belki, ama ya sonrasında?” dedi. “Sonrası olmadı ki bir kere denedim lezzetli olmayınca bir daha yapmadım, malzemeler heba oluyor.” dedim. Bana şu örneği verdi; “Az önce bayıla bayıla yediğin pancarlı humusu bu kadar lezzetli yapabilmek için kaç kez denediğimi tahmin bile edemezsin!”, “Sen zannediyor musun ki, bir kere yaptım ve bu kadar güzel oldu! Vaz geçme, denemeye devam et!” Şok oldum desem, bana inanır mısın ? Yaptığım yemek mükemmel olmayınca denemeye bile tenezzül etmemiştim. Artık yalnızca yemek yapmakla kalmıyorum, yeni tarifler de deniyorum, çünkü denemek bile güzel! 🙂

“Hedef: Ulaşılması gereken bir yer değil, deneyimlenmesi gereken bir yoldur sadece.”

Bir adım ileriye gidelim, hedeflerim ve mükemmellik takıntım hakkında. Şöyle ki; koyduğum hedefleri başaramazsam oturup ağlar, başardıklarım istediğim gibi olmaz ise kendimi cezalandırır, hiç bir hedefim olmaz ise halime acırdım. Hedeflerimi yükselttikçe yükselttim, mükemmel olmadıkları her an üzüntüm de giderek arttı. Sonunda da hastalanıp yatağa düştüm. Kalkıp da o hedeflerden bir tanesini bile devam ettirmek kenara dursun kendime bakamadım. Bir sabah aynada kendimi görünce korkup çığlık attım, aynadaki beni tanıyamadım. Tamam dedim öleceğim, buraya kadar. Bundan daha dehşet verici başka bir şey olamaz! İnsan kendinden korkar, kendini aynada nasıl tanıyamaz? Ama, işte aynen böyle oldu.

Mükemmeliyetçilik Tanrı’ya ulaşma arzusudur.

“Doğada bulunmayan hiçbir şeyin gerçekliği yoktur.”

Hastalıktan toparlanınca bir süre amaçsız uyandım günlere, çok basitti hedefim : yaşamak! Uyandım, uyudum, acıktım yemek yedim, susadım su içtim, pislendim yıkandım, yoruldum dinlendim. Çok basitçe kendimi dinledim, sınırlarımı öğrendim, ve sonunda onun sesini yeniden duyduğumda şükredip gülümsedim. Kalbim! Dedi ki; “Seni kovalayan hiç bir şey olmadığı gibi, kaçırdığın bir şey de yok! Dinle, duy, özümse.. Her şey yoluna girecek! Hedeflerin olması gerektiği gibi, olması gerektiği kadar gerçekleşiyor. Senin bir kapasiten var, mükemmel değilsin! Olduğun halinle, yapabildiğin kadarıyla her şey en güzel halinde! Bırak olduğu gibi kabullen çevrendekileri, istediğin şey olmadan istediğini alamazsın!” dedi. Ve ekledi:

“Seni sen olduğun için sevmelerini beklerken kendinle kavgan neden ? Sen busun, böylesin! Önce var olduğun halini kabullen ki onlardan da aynısını isteyebilesin!”

Mükemmel diye bir şey yok, olduğumuz halimiz en mükemmel halimiz! Daha iyisi olana dek en güzel halimiz bu! 🙂 Aşkla kal!