Senin Gibi Olmayan

Sevmenin önüne bu kadar çok etken, sebep, neden koyarsanız sürekli pirinç ayıklamaktan öteye gidemezsiniz. Ben bunu öğrendim. Ben denizdeki tüm canlıları severim, her birinin bir değeri ve önemi var. Denizlerde keşke olmasa dediğim tek bir şey var o da benzin/petrol. Nedeni de malum. Yani keşke köpek balıkları olmasa, keşke kestaneler olmasa, keşke deniz bitleri olmasa değil mi? Sularımız daha mı güzel yerler olurdu, acaba?

Sen seni olduğun gibi severken, olduğun halinle kabul ederken. Başkalarının seni sen olduğun halinle beğenmemeleri ne kadar da acayiptir, değil mi?! Hayır nasıl olabildiğine takılmadım da.. Ya ama neden ?

Ben buyum; çalışkan, aktif, konuşkan, mutlu ama aynı zamanda fevriyim, sıkılganım, bencilim de! Güzel yanlarım da var (kötü olduğunu düşündüğün) başka yanlarım da, ama hepsi benim! Ya senin istediğin şey dondurmayı yiyeyim ama kilo almayayım, spor yapalım ama ağrı olmasın, anladın ?

ı hate nothing about you. Also means; i love you as who you are.

Kabullen sen aslında beni ince ince inceliyorsun! Süzgeçlerinden geçirip bir yerlere konumlandırıyorsun! Tanımlamalarına en uygun raflara yerleştiriyor, beni parçalara bölüp sonra da bir bütün olarak bakmaya çalışıyorsun, yapma! Dur! Hem hiç biriyim hem hepsiyim! Sürekli tek özelliğe sarılıp dolanan biri değilim ama baskın olan yanlarım var. Ben beni ben olduğum için , olduğum halimle sevebiliyorum. Vallahi ben kendimi çok seviyormuşum ya! Öyle ki kendi hayal dünyama aldıklarımın da bana böyle yaklaştıklarını sanmışım. Ama gerçek öyle değilmiş.

Her birimiz ayrı bir dünyayız, bunu kabul etmek daha ne kadar sürecek! Yeni dünyanın eski dünyayı yıkmasına, yakmasına gerek var mı gerçekten? Var olabilmek için yok olmak şart mı ? Beni kümelere ayırman sadece sınırlar koymana yarar, bırak işte her şey olduğu gibi kalsın.. Benliğim akıştayken güzel, olduğu gibi, öylece..

İnsan, kadın, heteroseksüel, Müslüman, Türk, ikizler, başak, iç mimar, akıllı, güzel, yalnız, fevri,.. sonu gelecek mi ? Sanmam. Yorma işte kendini de beni de , ben benim. Beni ayırabilmen için bir ismim var, genel olarak iyi bir insan olmaya çalışan ve bunu güçlükle başaran biraz içine kapanık ama sevgi dolu bir canlıyım. Çok da yargılama işte, ayıklama pirinçlerin taşlarını sev işte!

sevgi : karşılık beklemeden, içinden geldiği gibi… Sonrasında seni gülümseten.

Demek istediğimi anladığını düşünüyorum, bir de böyle bakmayı denesen, hiç de fena olmazdı. Senin gibi olmayan, senden değil mi gerçekten de? Birbirimizi sevmemizin önüne bu kadar çok engel koymamalıyız, seni senden ötürü seviyorum. Daha değerli bir şey var mı?

En son şuandaki kendini ne zaman sevdin ?

Hayaller yok olmaz, sadece şekil değiştirir. Nasıl mı ?

Benim kadar hayal kuran, her kırılan ümidine rağmen yenisine sarılan birisi daha var mı acaba? (Elbette vardır, ancak ben tanımıyorum) Bana bir hayal verin size nasıl yok edilir göstereyim. Çok iyi becerdiğim bir iş. En az hayali kurabilmem kadar başarılı. Şöyle ki;

Bölüm 1: Hedefler, Hayaller

Kitesurf öğrenmek için kalktım İzmir’e gittim. Öncelikli amacım artık kendim olabilmekti, etrafımdaki seslerden, yönlendirmelerden uzaklaşmak istedim. Özgürlüğü deneyimlemek, bunu da sporla, yaşam tarzıyla ve yaşadığım şehirle deneyimlemeyi hedeflemiştim. Aşık olmak, aşkı yaşamak, karşılık bulmak ve artık sevdiğim adamla bir hayat kurmak istedim. Bunların hepsini tek bir yerde bulunca da koşarak gittim. Aşk, huzur, özlem, hayallerim ve kendimi bulduğum bir dünya düşündüm, neden olmasındı ki? Artık buna hazırdım.

Ancak hiç bir şey hayal ettiğim gibi olmadı. Önce kendimden daha da uzaklaştım, sonra hayallerimden vazgeçtim, huzurum hiç olmamıştı zaten, özlediğim şeyleri yaşayamadım, en sonunda da aşkımı da kaybettim ve sepetlenip geldiğim yere geri gönderildim. Resmen sepetlendim, paket edilip uzaya gönderilmişçesine fırlatıldım. Ama daha havalanamadan üsde patladım.

“beni mahveden arkada bıraktıklarımız değil kalsaydık eğer beraber kurabileceklerimiz” Rupi Kaur

İstanbul’a dönünce baştan başlarım dedim, biraz zaman dedim. Yeni bir hayalin peşinde koşmaya başladım. Önce kalacak yerimi ayarladım, iş buldum, Kanada hayallerime sarıldım bu sefer de. Araştırmalar yaptım, okul buldum, zamanını, tarihini belirledim, danışman firma ile görüşme ayarladım, İngilizce için kurs araştırdım, ders almaya başladım. Bu sırada maliyetlerimi düşürdüm, ek hiç bir harcama yapmadığım gibi sadece geriden gelen borçlarımı ödedim ve para biriktirmeye çalıştım. İşten yana çıkan sıkıntılara kulak asmadım, sadece işe gittim geldim, arada bir aşk, özlem ve pişmanlıklar yaşadım, yılmadım hedefime odaklandım, para biriktir, üzülme, İngilizce çalış, bu sırada yeni yaşamıma adapte ol, yeniden aileyle yaşamak, eski mahalleme dönmek, üstüne bana sırt çeviren insanlar yada ben onları yanımda istemedim artık hangisi oldu bilmiyorum, tüm bunları tek başıma atlatmaya çalıştım, ve sonunda Kanada hayalimin de gerçekleşmesi zor olduğunu öğrendim. Bir hayal daha çöpe gitti.

Nasıl bir “SEN” yaratmak istiyorsun?

Yenisini diktim yerine, madem Kanada’ya gidemiyorum, burada kalacaksam da başka bir iş yeni bir kariyerle bu ülkeden gitmenin yada evden çalışmanın yolunu bulacaktım. Yeşil mimarı için sertifika programlarını araştırdım. Acaba artık ailemle kalmak yerine kendi evime geçebilir miyim ? Ev bakmaya başladım, maaşıma gelecek yeni zam üzerinden evleri aradım ama istediğim maaş da gelmedi, üstelik bir de mağazam değiştirildi ve aylık kazancım gene diplere düştü. İş yerinde başarısız mı oldum hissi, uyum sağlayamamanın verdiği üzüntü, neyse dedim o halde bana iyi bir tatil yarar hem madem hayalim gerçekleşemiyor bari biraz olsun mutlu olayım. Ancak burada da bir takım sorunlar yaşıyordum kafamın içinde, pek çok korku vardı, ne yapacağımı, nereye kiminle gideceğimi bilmiyordum. Sadece çıkmak istediğim bir tatil vardı.

“Kaderin ne olursa olsun onu MUTLAKA YAŞA!” Casus

İzle – Öğren – Uygula, yemek yapmak gibi..

Derken biriyle tanıştım, sonra kahve içmek için buluştuk. Yemekte hiç durmadan konuştum, ne kadar da özlemişim beni gerçekten dinleyen ve yargılamayan birini. Konu hayallerime ve gerçekleşmemelerine geldiğinde ona bir kaç sorum oldu, kendisi memleketinden genç yaşta ayrılmış, 5 kez Amerika’ya gitmeyi deneyip red almış, sonunda kendine başka bir yol ve düzen çizerek bugün ki yaşantısını kurgulamış biriydi, benden çok daha fazla seyahat etmiş olduğundan deneyimlerini merak ediyordum, sorularımı içtenlikle yanıtladı ve bana sorunumun kaynağını gösterdi, “Deniz, sen gerçekten oraya gitmiyorsun sadece bunu hayal ediyorsun ve fazla detaya takılıyorsun.”, “Nasıl yani?”, “Yani, gittiğin yeri en detaylı şekilde analizden geçirmeyi ve bu sebepten aklına takılan endişelerle baş etmesini bırak ve sadece git!” Onunla bana uymayan bazı cüretkar hareketleri yüzünden bir daha görüşmek istemesem de bu önerisini için kendisine minnettarım.

Her şey bu öğrendiğim bilgi sonrasında daha farklı şekilde yön almaya başladı. Aradığım ateşi bulmuştum, geriye onu korumak ve harlamak kalmıştı..

Bölüm 2: Kendim için bir şey

Artık karar vermiştim ve giderek daha da netleşen bir planım vardı. Nihayetinde de kitesurf eğitimi almak için Ayvalık’a gittim. Neredeyse 1 yıl olmuş, korkarak geldiğim şu tatilde her şeyin yolunda gideceğini umud edersin değil mi? Yok canım, konu ben isem pek öyle olmuyor, hayat bana hep sürprizlerle gelir. Vardığın gün itibariyle rüzgardan eser yok! Belki hiç belki 2 saat kayıp geri dönmek zorundayım, alacağım eğitim de bir boka yaramayacak deniyor, yani bu da olmadı be başkan!

“ölüyoruz buraya geldiğimizden beri unutuyoruz manzaranın tadını çıkarmayı” Rupi Kaur

İlk gece, Pazar. Bir yanda dön İstanbul’a, şans zorlanmaz diyen arkadaşım olacak insanlar diğer yanda acıyan ruhum, hataysa da benim hatam ne yapalım gelmişken keyfini sürelim deyip rüzgar yokken burada ne yapılır ne edilir araştırmaya koyuldum.  1 saat blog yaz, 1 saat çizim yap, yarım saat iş bak, yarım saat makale oku derken zaman geçti, biraz rahatladım, göz yaşlarım dindi, akşam oldu, insanlar gelmeye ortam düzenlenmeye , müzik çalmaya başladı. Ortama uymak için daha şık bir üst giyindim, dudağıma parlatıcımı sürdüm, sonra Meksika’daki arkadaşımla yazışmaya başladım, “Kendine bir içki ısmarla ve rahatla Deniz!” tatildesin dedi. Onu dinleyip bir içki aldım, sonra bana “Etrafa bakın kendine sohbet edeceğin birini bulabilirsin, yalnız kalma.” dedi, bense onunla olan sohbetimden çok memnundum etrafla ilgilenmedim, ama bir içki daha aldım. 🙂  Aradaki saat farkından ötürü daha fazla konuşamadık, benim ikinci içkim de bitti, çadırıma döndüm, hafif başım dönerken keyifle uyudum. Kendimden şüphe ederken beni yalnız bırakmaması, yanımda olmaya çalışması benim için çok değerliydi. O gecemi huzurla geçirmemi ve daha önemlisi rahatlamamı sağladı.

Sevdiğin şeyi yap! O zaman çalışmak zorunda kalmazsın!

İkinci gün, Pazartesi. Sabah erken uyandım, yoga yaptım, kahvaltı ve sonrası dinlenme modundayken , işletme sahibini yakaladım, biraz kendimden neden geldiğimden yapmak istediklerimden vs bahsettim, beni eğitmenlerden biriyle tanıştırdı, ama değişen bir şey olmadı. Hem rüzgar çıksa bile sırada bekleyenlerden ötürü beni hiç mi hiç listeye alamama durumu bile vardı. Gözlerim yaşlandı, eh ne yapalım bu akşam dönerim artık dedim içimden. Buraya gelebilmek, akşam tek başıma çadırda kalabilmek, sessizce kendimle zaman geçirmek bile değerli deneyimlerdi benim için. O yüzden orada bulunacağım belki de son anların tadını çıkarmak istedim. Tam çizimime ara vermiş kafamda bu düşüncelerle başımı kaldırmıştım ki bana doğru yürüyen hatunu fark ettim, geldi geldi ve sağ çaprazımda yoga yapmaya başladı, kulağımda müzik onu çaktırmadan izlemek büyük keyifliydi, her hareketini sindirerek, kaslarını tek tek hareket ettirerek yapıyordu. Ne harika dedim içimden, ne büyük emek ve sonuç harika ! İnsanın kendini sevmesi, beğenmesi, kabullenmesi böylesine harika bir sonuç yaratıyorsa ben neden buna sahip değildim? Kendime üzüldüm.

“kabul et iltifatları sana ait olandan çekinmene gerek yok” Rupi Kaur

Kız yogasını bitirince de, “Ne kadar güzel yaptın öyle seni izlemeden duramadım!” dedim. Sapık gibi gözlediğimi değil aşkla izlediğimi bilmesi için.. Sonra kendiliğinden gelişen inanılmaz tatlı bir sohbet başladı, saatlerce konuştuk, dertleştik. Ve ben gitmek arzusunu çoktan unuttum bile. Kuzeniyle tanıştırdı, çizimlerime baktılar, “Sınırlarını aş Deniz!” dedi, kuzeni. O da kitesurf yapıyordu, bilgisayarla ilgili, uzaktan çalışabileceği bir işte çalışıyordu, hayatından memnun, sakin ve rahat tavırlıydı. Sıcağın altında onca saat oturduktan sonra yandık tabi, denize girelim serinleyelim dedik. Bulunduğumuz yerden girilemeyeceğini söyledim, az ilerideki iskelenin oraya yürümemizi teklif ettim. Sabah kızlardan öğrenmiştim, henüz gitmek aklıma gelmemişti. Kuzeni gelmekten vazgeçti, 2 kız ilerideki iskeleye doğru yürüdük, beraber yüzdük, serinledik, o yogasını yaptı ben daha çok yüzdüm. Rahatlamış, dinginleşmiş şekilde kaldığımız yere geri döndük. Her hareketini, mimiğini gözlemledim. O kadar doğal ve olağanlardı ki, önceden düşünülmemiş, anlık hissedilenlerin dışa vurumu gibiydi kız, her bir kasını ayrı ayrı ve birlikte hareket edişini gözlemleyebilirdiniz. Sergilemekten kaçınmayan, rahat ve kendine özgü.. Kendine olan sevgisinden etrafına yaydığı ışığı hissetmem mümkün değildi. Tam aradığım öz. Sarılıp kalbime bastırmak istedim ama henüz tanışmıştık, bunun yerine ona iltifatlar ettim, en azından sözlerimle ona ne kadar değerli olduğunu bir kez daha hatırlatmak istedim.

Kendini seven insanları gördükçe huzurlarında huzur buldum… Karanlıktaki fener gibiydiler, ışıklarıyla karanlığıma delikler açtılar.

Kısa sürede ondan çok şey öğrendim, ve paylaştım. Daha güzeliyse ertesi gün gidecek olmalarına rağmen elimdekilerle bile inanılmaz mutluydum. Birlikte yüzdük, sohbet ettik, dans edip içtik, yeni insanlarla tanıştık, flizbi oynadık, paddle yapmasını öğrendik, eğlendik, fotoğraf çekildik, sonra daha çok sohbet ettik. Dolu dolu geçen zaman sonrası onları bir daha hiç göremeyecek olsam bile inanılmaz mutluydum, tanımış olmam bile yetiyordu. Kuzeni de inanılmaz tatlı ve kendine has, çok akıllı ve hoş sohbet eden biriydi. Yeni çizimimi gösterdiğimde “Bu çok daha güzel olmuş, gördün mü?” dedi, sınırlarımı aşmış olmalıydım. 🙂

“doğru kişi yoluna engel olmaz bir adım çekilip kenara alan yaratır sana” Rupi Kaur

Eşyalarını toplamayı bitirdiler, sohbetlerini özleyeceğimi biliyordum, kalmaları için ikna edemedim, gitseler de sorun değildi ya, olsun. Kız giderken bana, “Keyfini çıkar Deniz!” dedi, ben de tıpkı onun dediği gibi yaptım. 🙂 Onlar gittikten sonra da bulunduğum anın keyfini çıkarttım. Paylaşımlarımızı düşündükçe, mutlu oldum. Hiç olmayabilirlerdi ve ben de çoktan İstanbul’a dönmüş de olabilirdim.

Bana ne kadar çok şey kattıklarını bilemeden gitmişlerdi ama, ben öğrendiklerim, duyumsadıklarım ve deneyimlediklerim için onlara minnettardım. O anda fark ettim ki burasının bana öğreteceği daha çok şey vardı. Kendime yeni bir kapı açmıştım ve iyi hissediyordum.

Denizdeyken nefes alabiliyorum desem ?

Günlerden Salı sanırım, hala rüzgar yok. Derin bir sessizlik, aşırı sıcak bir hava. Erken kalktım, ancak gene de yeterince erken değildi, etrafta insanlar vardı. Bende kite okulun oradaki ahşap sundurmaya gittim, yoga matımı serdim. Yogamı bitirip çadırıma döndüm, üzerimi değiştirdim. Elimde tabletimle şarjdaki telefonumun yanında öylece duruyordum ki, “Sana hayran kaldım, her sabah üşenmeden kalkıp yoganı yapıyorsun, inanılmaz bir disiplin doğrusu!” dedi, yeni kız. Sohbetimiz böyle başladı, sonra beni arkadaşlarıyla da tanıştırdı. Karşımda İzmir’li genç, akıllı, azimli ve çekici bir kadın vardı. Derken beni ilerde gidecek oldukları plaja davet ettiler, buradaki denizden çok daha güzel bir sahil olduğunu duyunca içim kıpır kıpır oldu. Sonunda kulaçlarca yüzebilecektim. Beraber arabayla 10 dk mesafedeki bu sahile gittik. Nasıl huzur bulduğumu size anlatamam, bir yandan onlarla olmanın verdiği tatlı bir minnettarlık, diğer yandan da yalnız kalma isteğim vardı. Bunları dengeleyebileceğim tek yer ise denizdi. İzin isteyip biraz açıldım, gruptan biri de benimle geldi. Sohbet ede ede yüzdük. Sonra durduk ve grupta bize katıldı.

Aralarına karışıp fazla sohbete dalmadım, ama hepsi de farklı birer renk aynı zamanda cümlelerini tamamlayan insanlardı. Ben de onları anlamaya ve çözümlemeye koyuldum, oldukça eğlenceliydi. Grupta bir çift, bir abla-kardeş, bir de sevgili olmaya yakın yeni bir çiftle iki de gay vardı. Her birini gözlemlemek, özümsemek, dinlemek oldukça dinlendirici geldi. Akşam üzeri gün batımını kaçırmamak için geri döndük. Beni akşam yemek yemek üzere de çağırdılar, aslında pek rahat ettiğimi söyleyemem. Bu kadar sosyalleşmek bile fazla gelmişti, bir yandan da eski korkumdan kurtulamamıştım. Yalnız kalmak..

bazen kalabalığın içindeki tek fazlalık senmişsin gibi gelir..

Yemeğin bitmesine çok sevinmiştim, kendi adıma tabii. Grup oldukça eğlendi. Deniz kenarına oturmaya geçtik ve çiftler bir süre sonra kendi içlerine kapandılar. Ben de iki gayle sohbet etmeye başladım. Tanıdıkça da ne kadar akıllı ve farklı olduklarını gözlemledim. Dayanamayıp aklımda duran bir kaç özel soruyu yönelttim, içtenlikle yanıtladılar ben de derin bir oh çektim. Amacım onları gücendirmek asla olamaz, ama anlamadığım bir yaşam tarzları var, kibarca merakımı giderdiler diyelim. 🙂 Grupta en çok onları sevdim diyebilirim. Sohbet ederken kendimden de biraz bahsettim, yorumları yüreğime yeniden cesaret vermişti. “Şimdi burada olsa onu dövmek isterdim! Senin gibi birine ne kadar da zarar vermiş böyle, pislik!” O kadar içten söylemişti ki bunu, kalbimde ona bir yer açtım ve her şeyin gönlünce olmasını diledim. Bazı insanlar güzellikleri bulmayı çok daha fazla hak ediyorlar. Sonra onları da kendi hallerine bıraktım. Gökyüzündeki pırıl pırıl ay, denizdeki yakamoz, yanımızdaki meşalelerdeki alev, oturduğum çimenler.. Hepsini hissedebiliyordum, hepsinin kalbime işlediğini anımsıyorum, içimdeki yalnızlığı ve korkularımı defettiklerini ve yerine huzurla kapladıklarını.. İyi ki vardınız, günümü, gecemi aydınlattınız, sofranızda yer açtınız, sizi seviyorum!

“Care about others, but live for YOURSELF!”the perks of being Wallflower

Çarşamba günü. Yakın arkadaşım gelecekti, henüz gelmesine zaman vardı ben de matımı alıp yoga yapmaya ahşap sundurmaya gittim. Ama yeterince konsantre olamadım, yarıda bırakıp arkadaşımın yanına gittim. Şehrin gerginliği yeniden gelmişti, yarıda bırakılan işler, önceliklerin hep başkaları olması…

Ortamı güzel yapan içindekiler ve sana hissettirdikleri. Parçası olmak için özellikle yapman gereken bir şey yok, var olman yeter..

Arkadaşımın şansına o akşam türkçe canlı müzik vardı, gün batımını izledik. Hala kite yapan bir iki kişi vardı, içlerinden biri özellikle dikkatimi çekmişti, sudaki doğallığı ve bütünleşmesi beni büyülemişti. Bu tatlı seyir devam ederken biz de İçkimizi içip sohbet ettik, müzikleri bilmesem de eğlenmeme baktım. Annesiyle gelmişti, birbirimizi uzun zamandır tanırız, tüm endişelerini sıraladı ama hepsini savuşturdum ve keyfine bakmasını söyledim, ben iyiydim hem de hiç olmadığım kadar iyi! Geceyi beraber tamamladık, zaman geçti. Onlar gittikten sonra çizim defterimi alıp biraz daha oturdum. Nasıl keyifle çizdiğimi anlatamam.

Etrafta dolaşıp Spirit Away’deki ruh emiciler gibi insanların söylediklerini zihnime mıh gibi yazıyordum, ve tekrarlıyordum. Ne kadar da huzur dolu ve inançlı, güven doluydular! Bilgi alabilmek için işletmenin sahibiyle sohbet başlattım, aklımdaki deli saçma içimi buran tüm sorularımı sordum, güzel şeyler öğrendim. Kendi kitesurf hikayesini anlattı. Anlattığına göre bir kaç saatlik eğitimden sonra kaymaya başlamıştı bile, içimden ben de bu kadar şanslı olabilir miyim diye geçiriyordum ama sonunda bana “Hemen kayabileceğini sanmıyorum, ama sen gene de bir dene bakalım!” dedi. Bu inançsızlığını ve hikayesini unutmadım.

“ilk günden beri ihtiyaç duyduğu her şey vardı zaten içinde eksik olduğuna dünya inandırdı onu” Rupi Kaur

#Kitesurf #Kiteboard #Rüzgar Sörfü

Perşemde günü. Ders zamanı gelmişti, nasıl ayarladığımı sorma, yeterince istediğimi gösterdim diyelim. Koşarak derse yetiştim, erken gelmiştim, henüz eğitmenim gelmemişti. Beklerken diğer iki eğitmen ve öğrencilerle de sohbet ettim, gerginliğimi de böylece almış oldular. Eğitmenlerin ikisi de oldukça güzel insanlardı, ama benim dikkatimi çeken sudan henüz çıkan diğer eğitmendi. Nedeni mi? Önceki gün onun denizde yaptığı hareketleri izleme şansım olmuştu, su gibi kaydığını ve inanılmaz dengeli bir enerjisi olduğunu söylemeliyim. Meraklı gözlerle tüm hareketlerini gözlemledim. Derdi bir an önce hazırlıklarını tamamlamak, sonraki derse başlamaktı. İçimden dersinin güzel geçmesini diledim. Benim sıram gelmişti, dibi bataklık gibi olan suda bir süre yürüdükten sonra suya ulaştık. Dört göz, dört kulakla dinledim. Yapamadığım yerde hep yanımdaydı ve beni sıklıkla düzeltip yeniden denemem için motive etti. Asla yapamayacağımı düşünmedim, anlaşamadığımız yerlerde hızlıca başka yöntemler denedik, ders bittiğinde eğitmenim benden umutluydu bense yapamadıklarıma takılmış halde yüzüm asık geri döndüm. Ayrıca eklemişti, “Yarın hiç rüzgar olmayabilir Deniz! Haberleşelim.” Bu son söylediğine takılmıyordum, benim aklım hala yapamadıklarımdaydı. Yaşlı işletmeci sanırım haklı çıkmıştı.

Kollarım iki yanımda kafam önümdeyken onları henüz uyanmış ve kahvaltılarını yaparken buldum. Yeni mutlu çiftimiz. 🙂 Suratımı fark ettiler, endişelerimi çöpe attırdılar ve bana eğitim videolarının olduğu bir aplikasyon önerdiler, beklerken bunlara çalışabilirdim. Ayrıca güler yüzleriyle beni yüreklendirecek kendi kitesurf hikayelerini de anlattılar. Devam eden dersleri izledim. Müzik dinleyip rahatlamaya çalıştım. Kafamda dönüp duran soruları dindirdim, çadırıma gidip üzerimi değiştim ve yakındaki iskeleden denize girmek için kısa bir yürüyüş yaptım. Aklımda çevirdiğim tek bir cümle vardı, “Keyfini çıkar Deniz!”.

“Enjoy it, becouse it’s happening.” the perks of being Wallflower

Yüreğinin attığı yere git, orada yeniden nefes alabileceksin!

Eşyalarımı iskeleye bıraktım, denize girdim, gözlüğümü taktım ve tüm endişelerim suyun içinde çözüldüler. Artık sadece deniz ve ben vardık. Düşüncelerim buharlaşmışlardı. Yeterince yüzdükten sonra soluklanmak için iskeleye döndüm, dinlendikten sonra biraz daha yüzmek için denize döndüm. Her kulaçta yüreğimin güçlendiğini hissettim, gözyaşlarım ve endişelerim denize karıştılar, düşüncelerim berraklaştı ve artık tek bir cümleyi haykırıyorduk “Yapabilirsin Deniz!”. Dinlenmiş olarak denizden çıktım, çadırıma döndüm, duşumu alıp üzerimi giyindim.

Bölüm 3: Sınanma zamanı

Cuma günü. İstanbul’dan arkadaşım bugün de gelmek istiyordu, ortamı çok beğenmişti, elbette gelebilirsin dedim, ama aslında yalnız kalma planlarım vardı. Telefonda sesi çok hevesli geliyordu kıramadım, her yer de kite’lar , eğitmenler ve surfçüler vardı. Etraf kımıl kımıldı yani, hiç benlik değil ama arkadaşım yanıma buradaki ortam için geldi. Madem kaçamıyorum, keyif almaya bakayım dedim, ancak konuştukça gerildiğimi, sinirlendiğimi ve agresifleştiğimi fark ettim. Giderek uzaklaşmak istediğim o ruh haline tekrar bürünmeye başladım, kalabalıktandır dedim kendi kendime ama bir şey beni inanılmaz rahatsız ediyordu.

“başkasının hayatını kıskanmamaktır zarafet” Rupi Kaur

Öğlen yemeğinde doyurucu bir şey yemek istedim, bir de klüpteki menüden sıkıldım, hemen yakındaki sitenin büfesinden yemek istiyordum, arkadaşımsa klüpte havalı yemeklerin tadına bakmak.. Acıkıp sıra siparişe geldiğinde istediğimiz hiç bir şeyin olmadığını öğrendik, bazı ürünlerin tedariğinde sorun yaşamışlardı, aynı zamanda az ileride bir yemek standı açmışlardı ama onunda hazır olmasına daha yarım saat vardı. Daha fazla dayanamadım, ben büfeye giderim arkadaş açım dedim, havalı yemek havalı ortamdan ayrı kalan arkadaşım mecburen beni takip etti, açken her şey mübahtır dedim veganlığa 1 öğünlük veda edip Ayvalık tostu, üzeri çift kaşarlı tost ve ayranı tek solukta yedim. Havalı ortamdan çıkartıldığı için mutsuz olan arkadaşım büfedekilere acayip sorular sorunca ortam biraz gerildi, ben adamları tanıdığımdan araya girip durumu toparladım, ama açlıkla beraber sinirim artık tavan yapmıştı, hışımımdan arkadaşım da nasıbini aldı, burada olmasını ondan ben istememiştim, öyleyse ayak uyduracaktı, tatilde bir anda misafir ağırlamak oldukça zor gelmişti!

Gene de karşımdaki ömürlük arkadaşımdı, ben istemesem de kendince benim yanımda olmak, deneyimime ortak olmak istemişti, klübe dönünce onu dansa zorlayıp gönlünü aldım, mis gibi dans ettik, gece giderken yüzü gülüyordu ve kulağının da ağrısını unutmuştu. Ayrıca ben de ilk defa barda bir erkeğe iltifat bile ettim, asla yapmadığım yeni bir deneyimdi, çok tatlı şekilde de red yedim ama olsun, denemesi bile heyecanlıydı.

Aslında başta gelmesine bozulsam da gün o kadar da kötü sayılmazdı, onları uğurladıktan sonra önce barda biraz daha oturdum, sonra çizim yaptım, zihnim iyice boşaldığına emin olduğumda da çadırıma uyumaya gittim. Gene de iyi ki gelmiş, herhalde ilk defa birine karşı öfkemi kontrol edip kontrol altına alabildim, kesinlikle öfkelenip püskürmekten çok daha iyi bir histi. Kendimi bir daha istemediğim hiç bir ortam yada koşula sırf başkasının mutluluğu için sürüklemeyeceğime söz verdim!!

“uyanır uyanmaz kelebeğe dönüşemezsin” – büyümek bir süreçtir Rupi Kaur

Ertesi sabah rüzgar yoktu, dersi iptal etmek zorunda kaldık. Asık suratımla beklemeye başladım. Gözüm hem okulun orada, hem de etraftaki eğitmenlerdeydi. Önceki gün kısacık sohbet ettiğim genç eğitmeni yakaladım, rüzgar çıkarsa beni mutlaka bulmasını söyledim, eğer çok yoğun olursa beni derse kendisinin de alabileceğini söyledi, içim rahatlamıştı. Kendi eğitmenim çok dolu olursa bir B planımın olması fena sayılmazdı. Etrafta orada burada vakit geçirdim. Telefonumu sıklıkla kontrol edip durdum, sonra dayanamayıp eğitmenime yazdım, “Haydi gel deneyelim! Biraz rüzgar var gibi.” dedi. Ders saatini bekleyen arkadaşlarıma zıplayarak “Hoşçakalın!” dedikten sonra hızla okula gittim. Hazırlandım ve sonunda 2.gün 4.saat dersimizdeydim. Aklımda didişen iki düşünce vardı, biri yaşlı işletmecinin bana söyledikleri diğeri yapabileceğime olan inancım. Önceleri yaşlı işletmeci kazandı, sonra o ana kadar bana güven veren tüm yeni insanları ve onların söylediklerini anımsadım, korkumdan arındım.

Özgürlük sana verilen bir şey değilmiş meğer, sahip de olamazmışsın, hayır! Özgürlük içindeymiş! Ya varmış ya yokmuş! Ama oradaymış!

Ben daha fark edemeden su üzerindeydim, kayıyordum! 🙂 Biraz gitmek istedim ama sonra nasıl dönüş yapacağımı bilmediğimi fark ettim ve kite’ı suya indirdim. Sonraki denemelerimde de kaymayı becerebildim, kimisinde hiç yapamadım ama yüreğimdeki mutluluğu size anlatamam. Bittiğine üzüldüğüm nadir bir andı, içime sindire sindire ağır ağır karaya doğru yürümeye başladım ki, “İlk kez mi?”, “Evet”, “O halde çok iyiydin, cidden çok başarılıydın!” dedi. Bunu söyleyen eğitmen havada taklalar atan aralarındaki en disiplinli ve mesafeli olan eğitmendi. Bunları ondan duymak beni için çok önemliydi, kendimle gurur duydum, beni söyledikleriyle onurlandırmıştı, teşekkürlerimi iletip, iyi dersler diledim. Ayrıca içimden böyle asil bir ruha sahip olduğu için teşekkür ettim.

Bölüm 4: Hayaller gerçek oluyor

Karaya döndüğümde hala uçuyordum, boyum 2 metreydi sanki, çimenler yemyeşil, deniz harika görünüyordu. Duşlara yöneldim, ellerimi yıkarken solumda arkadaşım belirdi, daha nasıl geçtiğini soramadan zıplamaya başladım. “Başardım! Kaydım! İnanabiliyor musun? Kaydım, harikaydı!”, “Çabuk ellerini yıka sana kocaman sarılmam lazım!” dedim. Yerimde duramıyordum, o da benimle beraber heyecanlandı, tebrik etti, beraber kocaman gülmeye başladık. Sonra ben zıp zıp zıplarken birbirimize sarıldık, ne kadar iyi geldi bilemezsin! Heyecanımıza gülümsemesiyle katılanlar da oldu. Hiç utanmadan kocaman gülümseyerek karşılık verdim. Dünyalar benim olmuştu, yaşlı adam kaybetmişti. :))

“Tanrı size istediğiniz insanları değil, ihtiyacınız olan insanları verir. ” Lao TZU

Arkadaşlarımın yanına koştum, rüzgar olmadığından hiç çıkamayanlar vardı. Coşkumu pek yansıtmadan kibarca kayabildiğimi anlattım. Çok sevindiler, ancak hiç resmim yada videom yok dedim. E önünde bir sürü kite var birinden rica et çekin dediler, önce utanıp sıkıldım ama 2sn sonra kendimi “Afedersiniz, kite’ınızla bir fotoğraf çekilebilir miyim?” derken buldum. 🙂 Halim çok komikti, ama umurumda değildi, ben çok mutluydum!

Kite’ını 2 dakikalığına paylaşan harika insan şimdilerde çok sevdiğim biri, görmekten ve konuşmaktan keyif aldığım, en ihtiyacım olduğu anlarda kalbime yeniden ışık saçan biri.. Düşünsene sadece bir soru kadar uzağımdaymış! Herhalde hayatıma kattığıma sevindiğim en harika ilk insanlardan biridir, kendisini ve aşk dolu kalbini buradan bir kez daha öpüyorum! Bana öğrettiklerini bilemezsin, hepsi de çok değerliler! Teşekkürler!

Bazı hayallerim yok oldular evet, çok canım yandı, ruhum çekildi, inanılmaz üzüldüm, ancak şu yaşadıklarım bana gösterdi ki, henüz hiç bir şey için geç değil ve aslında yıkılan her hayalim bir sonrakinin temelini atmak içindi. Bu tatil ben de çok şey değiştirdi.

Sevmek için nedene ihtiyacım yok, insan olması ve birlikte iyi vakit geçirmem yeterliydi. Aynısını kendim için de yapabilir miyim? Kendimi affedebilir ve tekrar sevebilir miyim ? Henüz bilmiyorum. Bana zarar veren durum ve insanlardan uzak durabilmeyi, stabil kalabilmesini öğrendim. Başkaları için değil kendim için bir şeyler yaptım ve bundan çok da keyif aldım.

Kalabalığın beni yorduğunu, kendini farklı tanıtan insanlarınsa beni gerdiğini fark ettim. İlk kez sadece kendimle ilgilendim, ortam ve ortamın içindekilerle değil kendimle ilgilendim. Ben ne yapmak istiyorum, şimdi canım ne istiyor, şuan beni rahatsız eden nedir, bunu nasıl düzeltirim? İnsanlarla yeniden iletişim kurabilmek güzeldi, konuşabilmek, sohbet edebilmek ama en önemlisi dinlemesini öğrendim. Nefes almadan konuşmamayı, karşıdakini dinlemesini ona zaman vermesini öğrendim. Kendimle olmak, kendimle kalmak çok huzur verici bir deneyimdi, bunu tekrar yapabilmek için can atıyorum.

Çok güzel insanlarla tanıştım, bazıları arkadaşım oldular, iyi ki de oldular, kalpleriyle bana nasıl ışık tuttuklarını bilemezsiniz! Bana sevmeyi, mutlu olabilmeyi, kendime güvenmeyi, inanmayı, anı yaşamayı, sahip olduğum değerleri hatırlattılar, hem de sadece yanımda var olarak! 🙂 Sizi seviyorum.

Hayallerin yok olması adlı çalışmalarım işe yarıyor beni daha iyiye daha güzele götürüyor, taşların yerine oturmasını sağlıyor, en önemlisi ise kendimi tanımama ve kendimi sevmeme yardımcı oluyorlar! O halde yıkılan , yok olan hayallere kaldırıyorum kadehimi, her elveda yeni bir başlangıçtır! Elveda bazı hayaller..

Serüven 6: Sınırlar ve Titreşim

30.09.2017 tarihinde telefonuma kaydettiğim bir nottan;

“Hak ettiğimizi sandığımız hayatı yaşarız.”The Persk of being Wallflower

“Ne yapmak istiyorum ve aslında Ne yapıyorum?”
Bu iki soru arasındaki balansı kurmaya çalışıyorum. Tam olarak zihnimde olup biten ise;  bu iki kıta arasında bir köprü ve altındaki nehirden de akıp giden düşüncelerim var, bir de oradan oraya koşturan postacı.. İşte tamda kendimi elinde bir zarfla oradan oraya koşturan o postacı gibi hissediyorum. Peki ne yapmak istiyorum?

  • Yeniden içten gülümseyebilmek, Arya ile çimenlerde deli gibi top koşturmak, Arya ile beraber spor yapabilmek, önemli biri olabilmek, önemsenmek, faydalı olabilmek hem kendime hem çevreme, araştırmak üretmek .. Sevilmek
  • Önümde; keyifle uğraştığım bir hobim, kendime kattığım yeni şeyler, zihnimi olumlu geliştiren, yaşamımda bana heyecan veren şeyler olsun istiyorum.. Kapıdaki minik iki kedi gibi.. Nefes alabildiğim, bana ait alanlarda zaman geçirmek istiyorum,
  • Kendi hikayemi yaşamak istiyorum.. Kendi yolumu çizmek istiyorum, kendimi bulmak, kendi yolculuğumu yapmak istiyorum.. Başkalarının düşünce ve yargılarından uzak.

“İhtiyacımız olan her şey içimizde var. Eğer dış uyaranlar olmazsa canımızın ne çektiğini bulacağız!” (TedTalks Müfit Can Saçıntı)

2017 de yazmışım, kimilerini başardım, kimileriyle hala problemlerim var, bazısı hala gündemde ama güzel notlar doğrusu. Hala benzer şeyleri istiyor oluşum enteresan ancak güzel de, sandığımdan daha kararlı ve ne istediğini bilen biri olduğumu fark ettirdi, bu açıdan güzel. Üzücü olan yanı isteklerimden bir kısmını hala gerçekleştirememişim.

Peki öyleyse, biraz yüzleşelim mi seninle Deniz Hanım?

“Ne yapmak istiyorum ve ne yapıyorum?” bu ikilemli soruyu sıklıkla kendimize sorarız değil mi? Şimdilerde bu ikilemde kalmamın nedenini öğrendim, seninle de paylaşmak istedim.  Aslında ne istediğimi ve ne istemediğimi bildiğimi ancak bunu fark edebilmek için “kendimi” dinlemediğimi fark ettim. Yani örnekleyecek olursam, cebimde param ve aklımda da ihtiyacıma hizmet edecek bir nesne var diyelim ki bu bir ayakkabı. Evden çıktım, yolda bir sürü ayakkabı reklamı gözüme çarptı, sosyal platformlar, girdiğim dükkandaki diğer ayakkabılar, satıcının önerisi derken ilgim bir anda dağıldı ve eve bambaşka bir ayakkabıyla döndüm. Evet ihtiyacımı karşıladım ama bunu kendi irademle değil bana dayatılanların etkisinde kalarak yaptım. Tanıdık geldi değil mi? Sen de bir mağazaya gittiğinde gerçekten de kendi seçtiğini mi alırsın? Bir kez daha düşün!

Tüketen değil üreten olmalı, ancak o zaman insan olmaya yaklaşabiliriz.

“Reklamın amacı tüketicinin ihtiyaç sıralamasını değiştirmektir. Gerekirse yeni ihtiyaçlar yaratmaktır.” (Ted Talks Müfit Can Saçıntı)

Şehirde yaşayanların baş ettiği en büyük sorun özünden kopmak, kendine yabancılaşmak. Nedir bu öz ve kendililik ? Kısaca ifade etmek gerekirse: içinden geçeni dinlemek, seçimlerine ve seçmediklerine sahip çıkmak, sorgulamak, anlamak ve dinlemek demek. Bu sadece nesne yada objeler için değil, bedeninizi de dinlemek, ona kulak vermek demektir. Başın neden ağrıyor, canın neden tatlı çekiyor yada neden halsizsin gibi.. Ne zaman kendini dinleyip vücuduna kulak verin? Onu dinlemek yerine ağzına attığın bir hapla uyuşturdun ve sana vermek istediği mesajı örtüledin, ama o sorun hala orada, sadece görmezden gelindi, YİNE!  Peki ne oluyorda bu bağdan kopuyoruz, kendimizden uzaklaşıyoruz, onu dinlemeyi bırakıyor yada reddediyoruz ? Nedeni ilgimizin sıklıkla dış etkenlerle dağılıyor olması, bize biçilen mutluluk tanımına uyup sürünün parçası olma çabamız, yani varoluşsal bir seçim olarak hayatta kalmaya çalışmamız. Peki kendimizi dinlemeyi deniyoruz deniyoruz da neden işe yaramıyor?  Olan şey şu;

  • Yolda olmanın keyfini çıkarmasını bilmiyoruz,
  • Etrafla fazlaca ilgilenmekten iç sesimizi duyamaz hale geliyoruz,
  • Dış seslere gereğinden çok önem veriyoruz bundandır ki cesaretimiz sıkça kırıyor, Hayır demesini bilmiyoruz,
  • Kendimize ait alanımız, zamanımız yok, bu tanımı yanlış şekilde deneyimliyoruz,
  • İhtiyaçlarımızı belirlerken yeterli yada doğru araştırmayı yapmıyoruz, başkalarının deneyimlerinden yola çıkarak çanta hazırlanmaz sadece yolumuza ışık tutabilir, gerçek ihtiyaçlarımızı başkası belirlemez, mesela ben asla seyehat çantama tripot, lens yada çakı koymam,
  • Hedeflediğiniz şeyin değişebileceğini, farklılaşabileceğini ve belki de bize uymayacağını kabullenmiyoruz,
  • Denemekten korkuyoruz, başkasıyla benzer hayatlar yaşayarak kendimizi güvende tutmaya çalışıyoruz,
  • Çok fazla sorgulayıp pek az uyguluyoruz, yani yapmak istediklerimizin büyük kısmını zihnimizin içinde deneyimlemeye çalışıyoruz o da bilmediği sularda yüzmemek için seni yolundan çevirecek binlerce sebep sunuyor.

“Gerçekten içinden geleni yapamıyorsan hiç değilse içinden gelmeyen bir şeyi yapma!” (TedTalks Müfitcan Saçıntı)

Henüz lisedeyken anlatılmıştı, sudaki yüzey dalgaları. Birbiriyle karşılaşınca sönümlenmesi yada yansıması.. #dalga #fizik

Şimdi “kendililik ve öz” ile “sınırlar ve titreşim” tanımlamaları arasındaki bağ nedir diyeceksin ? Yukarıda seni özünden uzaklaştıran dış etkenlerden bahsettim, şimdide elinde olmayan ama farkında olursan en az etkileşimle özünle bağda olabileceğin bir konudan bahsetmek istiyorum. O da kişinin kendine çizdiği görülmez sınırlardan ve etrafla olan etkileşimine dayanıyor. Yani bazen bazı çıkmazlarda takılıp kalmamız bizim suçumuz olmayabilir.  Sonuçta senin elinde olmayan, kontrol edemeyeceğin konulardaki etkileşimlerden nasıl kaçabilirsin ki? Her gün maruz kaldığın ve hoşuna gitmeyen şeyleri nasıl değiştirebilirsin ? Tepkisiz yada görmezden gelerek belki? Bunun pek mümkün olmadığını ve hareketsizlik anında bile hareket halinde olduğumuzu söylesem!. Ne demek istiyorum anlatayım;

Her bireyin içindeki atomların da içindeki kuarklar (atom altı parçacık) birbirinden farklı resimler çiziyor ve hepsi de kendi çizdiği bu resmin en iyisi en doğrusu olduğuna inanırken, hangisi haklı ? Peki ya bu farklı kuarklar yanyana geldiğinde ne oluyor? Etkileşim. Yani her birey bir diğeriyle etkileşim içinde, dolyasıyla yaşadığın semtteki saçmalıklar sana normal gelirken bir başkasına dayanılmaz gelebiliyor, aynı şekilde her birimiz yaşadığımız bu semtlere göre fark etmeden de olsa uyum sağlıyor ve benzerlik gösteriyoruz. Yani üzüm üzüme baka baka kararıyor cidden de. Bunun büyüyerek şehire, ülkeye yayıldığını hayal et. Bu noktada sınırlarla titreşim şöyle şekilleniyor; yaşadığın semt, çalıştığın ortam, hergün gidip geldiğin yol, … En nihayetinde Müslüman bir ülkede yaşayan, başındaki seçtiğin yada seçmediğin insanlar tarafından onların senin için yaptığı, kurguladığı bu ülkede yaşıyor, hayatı onların perspektifinden deneyimlemek zorunda kalıyorsun. Sana kalsa şuraya ağaç eker, şuradaki binayı yıkar, buraya bir bank mı koyardın ?

CERN laboratuvarındaki kuark (atom altı parçacık) çalışması.

Varmak istediğim nokta şu;  kendimize benzeyen ve bizim gibi olana yönelme eğilimimiz var, bazen sevdiğimiz ama bizden farklı olduğu halde tahammül ettiğimiz insan yada çevreler olabilir. Bu durumda kendiniz olmaya devam ederken ayak uydurmak zor olabilir, ancak her seçim sana ait ve senden gelendir. Bunu hatırlamalısın!

Özgürlük; canının her istediğini yapmak değil, Özgürlük; eğer istemediğin bir şeyi yapmıyorsan ÖZGÜRSÜN demektir.” (TedTalks Müfit Can Saçıntı)

Sorumuza tekrar dönecek olursak, ne yapmak istiyorum ve ne yapıyorum konusu birbirine paralel gitmesi gereken, ayna dünyalar gibiler. Arada bir durup yolun neresinde olduğuna bakmanın hiç bir sakıncası yok!

Sınırlar ve titreşim ile yapmak istediklerimiz arasındaki bağı biraz daha açarsam, bazen etrafımızdaki enerjiden fazlaca etkileniyoruz ve uzun vadede eğer farkında olmazsak bizi mutsuz eden bir deneyime sürüklüyor. Bunu fark ettiğinizde ya ortamı, ya insanları yada perspektifinizi değiştirmeliyiz. Korkma kimse bir şey yapamaz, ve aslında asıl korkunun nedeni onlar değil, sensin! Bazen hayır diyebilmeli, sınırlarını çizenilmeli insan. Bunun içinde en çok ve her şeyden önce kendinle sürekli iletişimde kalmalısın. Yani içindeki titreşimleri hissetmeli ve onlara kendilerini ifade edebilme özgürlüğü vermelisin. Şuan ne istiyorum, bunu almak istiyor muyum, şuna ihtiyacım var mı, şimdi nerede olmak isterdim? En doğru yanıtları yalnızca sen verebilirsin, bunun için yüzlerce insana danışmana, sayfalarca kitap okumana, bir aydınlanma yaşamana, türlü türlü deneyimler yaşamana gerek yok, bazen en doğru cevabı sessizliğin içinde buluyorsun, aslında doğrusu da yok bu işin sadece sen ve senin içinden geçenler var. Bırak saçma olsun, bırak aykırı olsun yada sıradan şeyler, sıkıcı şeyler, her ne çıkarsa o yürekten hepsi sana ait hepsi senin ! Daha iyisi olamazdı, daha iyi olmak zorunda değilsin! Olduğun halinle güzelsin, var olduğun gibi, şuanki gibi!

Son olarak sevgili Deniz umarım ateşi harlamanın, suya doymanın hazzına ulaşırsın.. kendini dinlemekten korkma.

Titreşimler hislere sınırlar korkularına dönüşmeden uyan, hükmet hislerine, unut ezberlerini, cesaret et sana çizilen kaderi değiştirmeye, üzülme ben buradayım, en kötüsü asla denememen!

Kimse sevmezse seni ben seveceğim, kimse istemezse seni ben isteyeceğim, bırak onlar bağırsınlar silmesinler gözyaşlarını ,ben sileceğim , özgürlük bizimle  birgün hepimiz özgür olacağız hayal ettiğimiz kadar, durma hayal et, gökkuşağı arkanda!

Bazen izin vermeli zihnin delirmesine, önce gökkuşağı sonra havaifişek olmasına… olmak istediği hal ve akış hali işte anlayamazsın ama hissedersin, anlatır yaşamak istediklerini, içindeki umutla belki başaramadıklarını bir süpernovanın tamamlamayamadığı olma halidir ama aktarır sana genlerini işte anlasana! Tamamla yada devam ettir hikayeyi bozma, anlat, anlattıkça yaşam devam eder o an, belki gerçekliği olur bireyin..  bilemezsin kimin gerçekliği kimin boşluğu.. anlat sen susma, sen susarsan kuraklık, sen susarsan itiraz, sen susarsan yokluk, sen susarsan sessizlik…kaybol sessizlikle ama aktarmaya devam et. Sessizliğin dinginliği, müziğin esi, suskunluktaki özlem ol! Ama kaybetme inancını, kendine, sevdiğine, ailene, işine, aşkına,… sevki sevil tek kaynak bu! Sıkı tutun, düşsen de tutar seni hafiflik.. bilmek, erdem, korku ve bilinç.

İçindeki küçük kuarklara ses ver! Titreşimlerini hisset.. İyi yolculuklar.

Asıl konusu “Yavaş Yaşam” olan konuşmanın tamamını izlemek istersen diye Müfit Can Saçıntı’nın Ted’deki konuşması. Bir izle derim. 🙂

Serüven 5.1: Tek Eşli ve Mutlu (musun?)- Kendini Sevmek

Mutlu olmayı düşündüm de .. Eğer mutlu olmak için birden fazla insanla bağ kurmaya ihtiyaç duyuyorsak neden bir kişi ile evleniyoruz? Ve evlendiğimizde neden o bir tek kişi bizi mutlu etmeye yetmiyor? Zaman zaman başkasıyla da vakit geçirmek istiyoruz. Peki köylerdeki insanlar, kutuplardaki insanlar, kendi dünyasına çekilmiş insanlar nasıl yaşıyorlar? Mutlu değiller mi? Yada mutluluğu aramıyorlar mı?

Evren aradıklarımı sunarken, yaramaz bir çocuk gibi hediyemi arkasında saklıyor olmalı!

Mutlu olmak için ne gerekiyor? Ne yapalıyım? Mutluluk anlık bir deneyim ve öyle sürekli peşinde koşulacak bir duygu değil. (bunu hepimiz acı acı öğrendik) Tıpkı tazı ve tavşan gibi. Kovaladıkları gerçek bir tavşan değil ama gene de koşuyorlar çünkü bir tazının amacı bu ‘Koşmak’. Peki benim amacım ne? Ömrüm boyunca mutluluk aramak ve onun peşinden koşmak mı? Yakalayacağını düşünerek koşan ama asla yakalayamayan o tazılar gibi mi olmak istiyorum ? Sadece koşmanın verdiği, bir amaca sahip olmanın verdiği hisle mi yetinmeliyim?

Evet, şimdi kafama takılan asıl konuya dönelim: Neden bir kişi ile mutlu olamadığımız halde ömrümüzü bir kişiye adayıp onunla mutlu olacağımıza inanıyoruz? Yada inandığımız şey neden bir süre sonra değerini yitiriyor ? Yani bir kişiyle mutlu olamıyoruz, sonra dostumuz ve arkadaşımızla mutlu olmaya çalışıyoruz, eh onlarda her an yanımızda olamazlar, herkesin bir hayatı ve akışı var. Aileyle geçirilen zaman? Arada iyi bir ilişki varsa bunun yardımı olabilir ama yaş ilerledikçe onlarla paylaştığımız şeyler daha çok onları mutlu etmek adına oluyor. Bu seçeneği de eliyorum. Başka ne olabilir? Varsa evcil hayvan dostunuzla geçireceğiniz zamanlar sizi mutlu hatta huzurlu edebilir ama işten gelince ağzında topuyla sizi beklerken her akşam buna enerjiniz olmayabiliyor. Onu da geçtik. O zaman geriye kendim mi kaldı? Kendi kendime mutlu olmak.. Acaba bunu mu beceremiyoruz yada korkuyoruz?

Beynimiz etrafımızdaki her bir bireyle etkileşim halindedir ve bundan mutluluk duyar. Uzun süren yalnızlık haliniyse hiç sevmez!

En son başkasına değil de kendime ne zaman gülümseyerek baktım ?

Burada devreye sevdiğim insanın girmesi gerek ama kısa yaşamlarımıza baktığımda her iki insanın da aynı anda mutlu ve aynı anda mutsuz olma eylemi gerçekçi değil. Yani ben sabahları mutlu uyanan biriyim ama eşim suratsız ve hatta agresif uyanan biriyse o halde ben her sabah işkence görüyor gibi olurum. E evlenmeden sevgilime bunu sorabilir yada şart koyabilir miyim peki? Hiç sanmıyorum, komik olurdu. Muhtemelen bir süre sonra eşime ya tahammülüm olmaz yada sabahları ondan kaçar halde olurum.

Acaba uzun vadede yitirilen şey anda kalmayı becerememek mi? Bunu becerebilmek aslında kimi zaman kolay ama yanındaki insan bunu yapamayan biriyse iş gerçekten de çok zor oluyor. Ben evliliğin kutsal ve bir ahengi olduğuna inanırım ama bunca boşanma, şiddet ve sevgisizlik de beni ürkütüyor. O nedenle çok istesem bile bundan kaçıyorum. Çok kafam karıştı. Neden istediğim bir şeyden insanlar bunu doğru beceremiyor, kendilerine ve karşılarındakine dürüst olamıyorlar diye vazgeçmek zorunda kalıyorum ? Seçimler bize dayatılmasa daha güzel olmaz mı?

Reklam panolarının olmadığı her yerde kendimi huzurlu ve güçlü hissediyorum.

Birde şöyle bir konu var, ki daha sonrasında mutlaka bunu araştıracağım; mutlu olmak anlık iken mutsuzluk neden daha uzun sürüyor? O da anlık bir his olsun ve sonrasında uçup gitsin. Yada mutluluk için çabalamak gerekirken mutsuzluk her an her yerde. Tıpkı bir sineğin şekere konması gibi her an üzerinize yapışabilir. Haksızlık değil mi? Mutluluk anlık ve peşinden koşulmaması gereken bir hisken mutsuzluk süreklilik gösteren ve benim peşimde koşan bir his! Ama bunu nasıl değiştirebilirim ? Peşimi bırakmasını nasıl sağlarım? Şöyle bir anım var;

Erkek arkadaşıma eğer istemiyorsa gelmemesini, özleminin bir süre sonra geçeceğini ama eğer gelirse de artık beni üzmemesini söyledim. Kendi içindeki gel gitleri beni çok yormaya başlamıştı, ya kal ya git. Bu şekilde bağlansam mı vaz mı geçsem karar veremiyorum. Sonunda gitmeye karar verdiği gün benim ona bağlanmayı seçtiğim gündü. Sonrada en acı cümleleri söyledi ‘Seni kız arkadaşım olarak kabul edemiyorum, içim seni almıyor.’ Devamında kulağımda sadece bir çınlama vardı. Yüreğimin paramparça edildiğini, üzerine çıkılıp tepinildiğini, değersizce yok edildiğini dehşet içinde izledim. Kanımın çekildiğini, etlerimin lime lime edildiğini sonunda tüm kemiklerimin kırıldığını ardından kalbimin durmayı bıraktığını hissettim. Tüm bunlar gerçekten de olmuş muydu ? Bu şekilde hissettiğini uzun zamandır hissediyordum ama erkek arkadaşımın kendine bunu itiraf etmesi, kendine dürüst olmayı seçmesi çok uzun sürdü. Sonuç; o rahatladı bende kucağımda bir bombayla kala kaldım.

Başkalarının çöplerini taşımaktan kendiminkileri atmayı unuttum!

Birliktelik kadar ayrılıklar da normal, hatta nefret edildiği halde ayrılık olmaması anormal! Konu neden olduğu değil, nasıl geçeceği? Tabiki de çok mutsuzum o günden beri, anlık mutluluklarla yaşadığımı duyumsamaya çalışıyorum. Ama sorularım cevapsız kalıyor, neden mutluluk bana illa biri vasıtasıyla yada bir nesne üzerinden gelmek zorunda ? Neden tek bir kişi beni mutlu etmeye yetmedi? Yani tam tersinin beni mutlu edeceğini savunmuyorum, bir yada daha fazlası değil takıldığım şey, mutluluğun tüm günümü ve anımı yalnızca bir varlık üzerinden gelmesini beklemenin saçmalığından bahsediyorum! Nesneler ve gıdalar üzerinden gelen mutluluğa kanmamak gerektiğini biliyorum. Bundan vazgeçeli yıllar oldu. Diğer yandan da bilim müzik dinlemek, sevdiğimiz bir gıdayı yemek, seks yapmak, dans etmek, yeni biriyle tanışmak gibi bizi mutlu eden şeylerin beynimizde havai fişek etkisi yarattığını gösteriyor. Bunlardan vazgeçmek de mutsuzluk ve beyinde yorgunluğa neden oluyor. O nedenle bu şekilde gelen anlık mutlulukların da farkındayım. Ancak bunu sürekli yada günlük rutin hale getirmeli miyim?

Bir kişi üzerinden mi, birlikte mi mutlu olmayı denemeliyiz? Yoksa ben mutluyken yanımda birinin daha olmasına müsade etmek mi tüm olay..

Benim şimdilerde aradığım yanıt, başkasına ihtiyaç duymadan nasıl mutlu olmayı becerebilirim? Çünkü fark ettim ki yalnız kalabiliyorum, yalnızken bir şeyler yapabiliyorum ve hatta geçirdiğim bu zamandan da keyif alıyorum. Ama sonra bunu biriyle paylaşmadığımda gene mutsuz oluyorum. Yani gene hayatımda bunu paylaşmaktan keyif alacağım biri yada birilerinin olması sonucuna varıyorum. Neden yetmiyor?

Kısacası mutluluğun anlık ve geçici olması, mutsuzluğun her an her yerde olup geçmiyor olmasına anlam veremiyorum. Mutluluğun bir nesne, insan, yemek, yaşam tarzı yada para yoluyla değil kendimi sevmem kadar basit bir kavramla gelmesini nasıl sağlayabilirim? İçsel bir huzurdan, genel bir mutluluk hissinden bahsediyorum. Bazen ne kadar içersem içeyim gene susayacağımı hissetmem gibi.. İçten dışa mutlu olma halini arıyorum! Mutsuzluktan kaçmak yerine onunla baş edebilmek istiyorum.

Bakalım bu serüven nasıl sonuçlanacak.. Bir gün kendi cevaplarıma kavuşmayı arzu ediyorum. Şimdilik bu konudaki fikirlerim burada bitiyor.

Serüven 4: Özgürlük

Eskiden kendimi hapsolmuş hissederdim. Odamın duvarları içinde, okulumda, iş yerimde, içinde yaşadığım dünyada. Keşfedilmeye değer bir şey görmezdim, aramazdım da. Keşfetmek bile yasak gibi gelirdi. Sanki keşfedersem ne kadar sıkıldığımı daha da çok fark edecek gibiydim. Dersine çalış, istediklerini yap, yazın gelmesini bekle.. Kendimi özgür hissettiğim daha doğrusu kurallardan kaçabildiğimi hissettiğim tek yer yazları denizde yüzdüğüm anlardı. 15 yılım böyle geçti.

İçinde bulunduğum bu döngüden uzaklaştığım bazı anlar yaşadım. Kütüphanede Archimedes’i araştırırken, ders aralarında çizim yaparken, boş sınav kağıdımı hocaya verip dışarıda tek başıma otururken.. Ama hepsi kısa süreli boşluklardı. Adapte olamadığım, tökezlediğim dünyaya ayak uydurmakta çok zorlandım. Genelde dışlandım yada anlaşılmadım. Başkalarının yanında kendimi yeteneksiz, beceriksiz yada yetersiz hissederdim. Tüm bunlardan uzaklaştığım tek bir yer vardı o da denizle buluştuğum yaz ayları. Sonra bir gün, bir an bu yazlar da bitti. Kendimi ait hissettiğim, kafamdaki tüm aşağılanmalardan uzaklaşabildiğim o özel anlarım artık özlemle baktığım birer anı oldular.

Yokluğunu hissettiğimde anladım neyi kaybettiğimi.

Gözlerimi kapattığım anda seninleydim. Hiç açmadan geçsin isterdim günlerim..

Yoksun kalıp, acı çekmek onca yıl içimde taşıdığım bir duygunun çok güçlü bir şekilde göğsüme dolmasına neden oldu, “özgürlük hissi”. Kendimi özgür hissettiğim yer benden alındığında canımın yandığını hissettim. Denizin altında nefes almak yoktu, yeni doğmuş balıklarla yüzmekte, en dibe dalıp çığlık atmakta yoktu, yunus taklidi yapmakta, en sevdiğim şarkıyı tek nefeste söylemeye çalışmakta,.. Hepsi gitti. Yılın sadece 4 ayında kendimi özgür hissedebildiğim o anlar yok oldular.

Tekrar bilmediğim o dünyaya geri dönmüştüm, başkalarına uyum sağlamak için onlar gibi davranmaya çalışarak kendimden uzaklaştım. Oysa denizde buna ihtiyacım yoktu, o yüzden bilmediğim sularda boğuluyordum. Kaybettiğim o anları tekrar aramaya başladım. Her seferinde aynı yanıtı veriyordum, “Özgür olmak istiyorum!”. Peki nasıl olacaktım ? Bazı teorilerim vardı;

  1. Özgürlük alınan bir şey olmalıydı, tıpkı Küba’daki gibi, yani onu kazanmak için savaşmalıydım. Öyle de yaptım. Ancak sadece daha çok yaralandım. Savaşırken yara almamak mümkün mü? Dünya’nın en koruyucu zırhını kuşanmıştım ama nihayetinde o zırhı taşımanın da ne kadar yorucu olduğunu fark ettim.
  2. Özgürlük, karşı koymak olmalıydı. Bana dayatılanlara, zorunda kılınanlara boyun eğmeyerek özgür irademle hareket etmem demekti. Evlilik, kariyer, annelik.. Bana dayatılan, benden beklenen her şeyin tam tersini yaptım. Bunları özgürlükten uzak ve kısıtlayıcı şeyler olarak gördüm. Ancak bu da istediğim şeyi bana vermedi.
  3. Özgürlük, fiziksel miydi, zihinsel miydi? Araştırıp okumaya başladım. Dini kitapta Tanrı’nın aklımızdan geçenleri bile bildiğini okuduğumdaysa delirecek gibi hissettim, artık zihnim de özgür değildi. Bir kaç gece uyuyamadım, zihnimden geçenleri kontrol etmeyi denedim. Sürekli okunduğunu bilmek beni strese soktu. En sevdiğim şey hayal etmek, zihnimde kendimle konuşmaktı ama artık izlendiğini bilmek beni rahatsız ediyordu. O halde özgürlük fiziksel olmalıydı.

Denemeden bilemeyenlerdeniz

Fiziksel olarak özgürleşebilmek ne demekti? Sahip olacaklarımla kendime özgür bir alan yaratmak gibi mi? Bunu elde edebilmek için okulumu bitirdim, bir işe girdim ve para kazanmaya başladım. Babam beni arayıp “Kiminlesin sen? Neredesin? Ne yapıyorsun? Geç oldu, hemen eve dönüyorsun!” dediğinde “Artık kendi paramı kazanıyorum ve nerede nasıl istersem harcayabilirim. Buna karışamazsın! İyi geceler!” diyebilmiştim. Evet! Sonunda özgürlüğün ne demek olduğunu anladım, özgürlük her istediğini yapabilmek demekti. Yanıtı bu olmalıydı çünkü iyi hissettirmişti. Özgür olmak fiziksel olarak bedenin kendini iyi hissettiği anlardı.

Özgürlük gözlerimi kapadığım anla açmam arasındaki seçim kadar yakın.

Uzun yıllar bu teori üzerinden ilerledim. “Özgürlük, (fiziksel olarak ) her istediğini yapabilmektir!” Ancak bu teorimle ilgili de sorunlar yaşamaya başladım. Şunu öğrendim ki, özgürlüğüm başkasının özgürlüğünü kısıtladığı yerde bitiyordu. Oysa ben bu histen memnun olmuyordum. Müziği neden saat 10:00 dan sonra yüksek sesle dinleyemiyormuşum? Neden her gün işe makyajla gitmem gerekiyor? Neden gece yarısı yürüyüşe çıkamıyor muşum? Neden mahallemde şortla gezemiyor muşum? Neden evin içinde bile sütyen giymek zorundayım? Tekrar başa dönmüş gibi hissettim, gene zorundalıklar, kurallar ve daha fazlasıyla uğraşmak beni yoruyordu. Nerede yanlış yapıyorum? Sadece özgür olmak istiyorum! Bu ülkede özgür olamayacak mıyım?

Aradığım şey uğruna yok ettiğim şeylere baktım. İnsanları kırdım, kendimi hırpaladım, hatalar yaptım ve özgür değil hatta ondan çok uzak yeni bir kapandaydım. Neyi yanlış yaptığımı anlayamadım. Her şeyi denedim ama neyi eksik yaptığımı bulamadım.

  • Özgürlük bana verilen bir şey değilse bunu uzanıp kendim almayı denedim, üniversiteyi bitirdim. İşe girip paramı kazandım. Kendi evime çıktım. Kendi zevkime göre eşyalarımı döşedim. Sevdiğim biriyle bu hayalimi paylaştım. Ancak materyaller üzerinden elde edilen bu hissin geçici olduğunu öğrendim. Bu hissin kalıcı olması içinse sürekli almaya ve vermeye devam etmek gerekiyor ki bu beni yeni bir döngüye sokuyor. Bana göre döngüler en büyük kapan en büyük hapishanelerdir.
  • Kendi seçimlerimi yapmaya başladım. Zevklerimi, beğendiğim tatları keşfettim. Canımın istediğini yeniden yapmaya başlamıştım, kendimi tanımaya, kendime değer vermeye başladım, yeniliklere kendimi açtım, sevdiğim şeyleri daha çok yapmaya başladım, denizle her fırsatta buluşmaya devam ettim, bana sunulanlara değil kendi değerlerimi seçmeyi tercih ettim, kimseye muhtaç olmamaya çalıştım, sorunlarımın üstesinden kendim gelmeye çalıştım, … Her şeyi ama her şeyi denedim ama gene de ne aradığımı bulabildim nede tüm bunlardan bir sonuç elde edebildim.
  • “Özgürce” kelimesini zihnimden hiç çıkarmadım. Özgür olmanın cesaretli olmak olduğunu düşündüm. Yeterince cesaret edebilirsem özgür de olabilirdim. Tüm cesaretimi toplayıp bir blog sayfası açtım ve kendime düşüncelerimi özgürce ifade edebileceğim yeni bir pencere açtım. Ancak burada da toplumsal eleklere takılıyorum o nedenle bazı kelime ve düşüncelerimi saklamam ya da değiştirmem gerekiyor. Yani dikkatli olmazsam bu pencerenin de kapatılabileceğini biliyorum. Bu korku beni tam olarak istediğim şeyi yapmaktan alıkoysa da hiç olmamasından daha iyidir diyorum.
  • Son olarak arayışımı kendi haline bırakmayı denedim. Onu anlamaya, anlamlandırmaya, bulmaya çalışmak aynı zamanda onu kaybetmeme neden oluyordu. Archimed gibi her “Evreka!” dediğimde aslında ne kadar yanıldığımı fark ettim.
Bazen kaybettiğini sandığın anda bulursun aradığını.

Aramayı bıraktığım, hatta vazgeçtiğim bir gün onunla tanıştım. Denizin üzerinde rüzgarın da yardımıyla bir bordun üzerinde gezinen insanlar vardı. Gün batımı yaklaşıyordu. Ama onlar henüz başlamış gibi denizin üstünde süzülmeye devam ederek beni içinde bulunduğum o andan çıkarıp aldılar. Acaba dedim, acaba deneyebilir miyim ? Adı kitesurf olan ekstrem bir su spor. Yapamazmışım gibi geldi ancak gene de denemek istedim. İçimdeki heyecanı, midemdeki kelebekleri anımsıyorum. Çoktan kendimi o bordun üzerinden hayal etmeye başlamıştım bile. Bunun vereceği hissi, yaşayacağım deneyimi.. Ve baam! suya ilk çakılmamdan sonra bu tatlı rüyadan uyanıp gerçeğe döndüm. Eğitmenim “İyi misin?” diye sordu. Benim ona “Hayır, değilim. Lütfen sudan çıkalım artık.” dediğimi ve yenilgiyi kabullendiğimi hatırlıyorum. Bana göre değilmiş bu spor beceremiyorum, olmuyor dedim ve pes ettim. Eğitmenimse bana herkesin bu yollardan geçtiğini devam etmem gerektiğini söyledi. Ona inanmak isterdim ama kibarlık ettiğini biliyordum. O yüzden yarı üzgün otele geri döndüm. Akşam ailesiyle katılacağımız yemeğe geç kaldığımız için erkek arkadaşım bana söylenip duruyordu. Yemekte tek düşünebildiğim bordun üzerine çıkmayı asla beceremeyeceğimdi. Ve bir cümle beni bu düşünceden çekip aldı,

“Keşke ben de hayallerimin peşinden gidecek kadar cesaretli olsam! En azından deniyorsun ve sana ne kadar iyi geldiğini görmemek mümkün değil! Tatilin başından bu yana ilk defa seni rahatlamış ve sakin görüyorum!” dedi.

Tıpkı denizde olduğum gibi sakin ve rahatlamış olmak.. Bu cümleler bana cesaret vermeye yetmişti ve ertesi gün son dersimizdeydim. Henüz borda çıkmayı başaramasam da bu spora aşık olmuştum. Daha fazlasını istiyordum. Çünkü sonunda onu bulmuştum, özgür olmak! Sevgilimin üzerinde sörf tahtamla süzülerek, rüzgarın yardımıyla onunla istediğim kadar vakit geçirebilirdim. Biricik aşkım deniz bana göz kırpıyordu, pırıl pırıl yüzeyinde süzülme hayali bile gülümsememe yetiyordu. Ancak dersler bitmişti, ben henüz hayalimdeki gibi süzülmeyi falan da başaramamıştım.

Tüm bu denemeler bana neyi aramadığımı gösterdi. Kendimle ilgili kabullenmem gereken, fark etmem gereken en önemli şeyi, aradığım şey başkalarınınkiyle aynı olamayacak kadar değerli ve özeldi. Herkesin kendi “özgür”‘ tanımı vardı. Böylelikle özgürlüğün yeni bir tanımıyla tanıştım.

“Anı yaşamak, anda kalmak. Zihinsel ve fiziksel olarak bütünleşebilmek.”

Hep tek bir tanımı olduğunu düşmüştüm ve bunu yanlış yerlerde aramıştım. Ancak gerçek özgürlük benim içimdeydi, bunca zamandır bakmadığım tek yerde! Kalbimde, zihnimde, bedenimde, düşüncelerime ve yaptıklarımla aslında hep de benimleydi. Ancak ben hep daha fazlasını arayıp durdum. Yaşadığım bu kısa deneyimle de bana yepyeni bir kapı açıldı.

Düşleyebildiğim kadar özgürüm!

Özgürlük bana verilen bir şey olmadığı gibi alınamaz da, yalnızca düşüncelerimde yada yalnızca hareketlerimde değil tüm bunların ahengiyle bütünleştiği o anlarda özgür olabiliyorum. Gerçek özgürlük zihnimi özgürleştirmemde, zihnimdeki olmayan engelleri aşabilmemde, ne bir madde, ne bir spor ne de bir insan bunu benim için yapabilir. Kendimi kocaman bir elek halinde, tıpkı denizde olduğum gibi, özgürlüğün akıntısına bırakmazsam asla istediğim o anlara ulaşamayacağımı anladım. Eleğe ne kadar çok taş takılırsa o kadar tıkandığını ve eğer temizlemezsem giderek de tıkanacağını hayal edememiştim.

Senin de kendini özgürleştirebilmeni dilerim. Özgürlük her yerde! Tanrı zihnimi okuyabiliyorsa ne mutlu ona inanılmaz eğleniyor olmalı! Evlenmemek, çocuk yapmamak özgürlüğüm var, kimi ülkelerde bunu bulamayan kadınlar var. Evimi, arabamı, kıyafetlerimi seçme özgürlüğüm var, … Fark edemediğimiz kadar çok özgürüz aslında, öyle olmadığını söyleyen kim ? Özgürleşmek zihnimizin içinde başlayan ve etrafa görünmez bir gökkuşağı saçan harika bir deneyim. Kendini bu deneyimden alıkoymamanı dilerim. Bunu kazanmak için her şeyini veren ve her şeyinden vazgeçen insanlar var. Peki ya sen nelerden vazgeçerdin ?

Denizin altında bağırarak söyleyebileceğim bir şarkı bırakıyorum şuraya..

#freedom #pharrelwilliams #kingdom #befree #setyourmind #free

Serüven 3: Kabullenme

Duygularımı, yaşadıklarımı, başıma gelenleri kabul etmem zaman aldı. Oysa herkesin yaşadığı bir süreçmiş, benim de başıma gelince anladım. Kabullenmek boş vermek değil aksine tüm duyguları hissedebilmek ve sizde yarattığı etkileşimleri deneyimleyip su misali akıp gitmesine izin vermekmiş. Şöyle hayal etmeyi deneyin;

Duygularımızın akıp gitmesine izin vermezsek, bir süre sonra tüm yollar tıkanır, kendi duygularımızla boğuşur dururuz. Oysaki duygular sadece gelip geçen misafirlerimizdir.

Bir nehrin kenarındasınız. Ancak bu nehirden su değil duygular akıp geçiyor. Duygu nehrinin üzerindeki koca bir taşın üzerinde oturduğunuzu düşleyin. Sakince ve hareketsiz. Taşın üzerinde durup yanınızdan akıp giden tonla düşünceyi fark ediyorsunuz. Uzanıp birine dokuyorsunuz, sizi güldürüyor, bir diğeri canınızı yakıyor. Hangisine dokunursanız karşılığında bir duyumsama yaşıyorsunuz. Bunu tıpkı düşük voltajlı elektrik akımı gibi düşünebilirsiniz. Zamanla sizin de bu akan nehri beslediğinizi fark ediyorsunuz ve sizi uzun zamandır rahatsız eden bir duyguyu nehre bırakmaya karar veriyorsunuz. Tek yapmanız gereken gözlerinizi kapatıp, o istemediğiniz duyguyla vedalaşıp, usulca sizden ayrılmasına izin vermek olacak. Hazır olduğunuzda gözlerinizi usulca kapatıyorsunuz. Ve işte başlıyor.. Dayanamayıp bir gözünüzü yavaşça aralıyorsunuz, bu ayrılığı hafızanıza kazımak ve gittiğinde bunu kutlamak istiyorsunuz. Onca zamandır içinizde tuttuğunuz tüm o üzüntü ve kedere ait ne varsa sessiz ve usulca, kimi zaman da ani elektrik çarpmalarıyla sizi sarsarak sonunda nehire karışıp gidiyor. Sizi görmemesi için hemencecik gözünüzü geri yumuyorsunuz, sım sıkı kapatıp bu duyguyla vedalaşıyorsunuz.

Tam o ayrılma anında gözlerinizi yeniden açıyorsunuz ve kocaman bir gülümseme alıyor yerini. Kalbiniz yerinden çıkacak gibi, ama her şey yolunda gözüküyor. Bitti mi, bu kadar mıydı? İçimde kocaman bir boşluk! Boşluğun yarattığı rahatlama hissi tüm bedeninize yayılıyor. Ufak bir ürperti yaşıyorsunuz ve artık yeniden sistemdesiniz!

‘Boş vermek ertelemek, kabullenmek yüzleşmek demektir.’

Duyguları olduğu gibi kabullenmez onlara şekiller verir, anlamlar yükler ve onlardan kaçarsak kendimizi bir bataklığa çekmekten başka bir şey yapmayız. Oysaki arada bir bu duygu nehrine gidip kimi duyguların akıp gitmesine, kimilerini olgunlaştırmaya, kimileriyle de yeniden tanışmaya çalışmalıyız.

Her aşamayı sindirerek yaşamayı da tercih edebiliriz, kimi zaman da artık alıştığımız o duyguyu çabucak kabullenmeye de başlayabiliriz. Burada süreçler elbette önemli ancak akışına bırakmak çok daha önemli. Nedenini yukarıda da açıkladım. Her şeyin üstesinden aynı anda gelebilme gücümüz olmayabilir, kendimize neden bu kadar yükleniyoruz ki ? Hatta şimdiden başlayarak hitap şeklimi de düzeltiyorum; kendime neden bu kadar çok yükleniyorum ki?

‘Hiç birimiz kurbağa öpüp prensimize kavuşmadık, hiç bir erkeğin beyaz atı ve zırhı yok! Hedeflerime ancak kendim ulaşabilirim.’

Uzun zamandır anlamını kavrayamadığım, düşünmekten de yorulduğum bir konudan bahsedeceğim; ‘Kendimle barışmak’. Kendimi sevmek için yaptığım alıştırmalarda hep karşıma çıkan bir konu var. Annenle ve babanla barış, onları affet ve kabullen. Ya nasıl olacağından çok neden bunu yapmam gerektiğini bir türlü anlamlandıramamıştım. Şimdiyse çok iyi anlıyorum. Ama öncesinde bu yolda yaptıklarımdan size de bahsetmek istiyorum. Herhangi bir öncelik sıralaması olmayan yazıyorum.

  • Yoga,
  • Meditasyon,
  • İnternetten (Ingilizce, türkçe) makaleler okumak
  • Youtube’da video izlemek,
  • Aile dizilimi,
  • Kendini seven arkadaşlarımla konuşmak,
  • Kişisel gelişim kitaplarının dibine vurmak,
  • Kişisel gelişimle ilgili film ve diziler izlemek,
  • İnternetten çeşitli mental testler çözüp bendeki sorunu bulmaya çalışmak,
  • Psikoloğa gitmek,
  • Beni seven arkadaşlarımdan beni neden sevdiklerini öğrenmek,
  • Sevmediğim yanlarımı not edip kurtulmayı denemek, …

Tıpkı nehir örneği gibi, ben ne zaman ki duyguların bende bıraktığı izleri, yarattığı etkileri kabullendim onlarda usulca yoluna devam etti. Ve bunun için her zaman yaptığım şey dışıda başka bir şey yapmama da gerek kalmadı o da ; zor da olsa yeni güne merhaba demek! Bunu nasıl ve ne şekilde yaptığınızın önemi yok, ister uyanır uyanmaz kendinize sarılın, ister en sevdiğiniz müziği açın, ister odanızın rengini değiştirin yada yeni objeler satın alın.. Sadece o yeni güne başlama isteği ve azmi bile yeterli. Bazen her gününüzü dolu dolu geçirmek, her şeyi doğru yapmak zorunda değilsiniz! Kendinizi olduğunuz gibi kabullendiğinizde, olduğunuz haldeki sizle barıştığınız da gerisi zaten geliyor.

İlla dereceledirme yapmam gerekirse bana en iyi gelen şeyler herhalde şunlar oldu;

  1. Meditasyon , telefonuma indirdiğim bir aplikasyon var ve ben çok memnunum. Buradaki çeşitli meditasyon odalarındaki sesli ve temalı meditasyonlar bana çok yardımcı oldu. Denemek isterseniz adı ‘Meditopia’.
  2. Blog yazmak, en büyük hayallerimdendi şimdiyse bir hayal değil gerçeklik. Bu sayfayı oluşturmakta, devam etmekte benim için çok anlamlı ve özel. Kimse için değil önce kendim için, kendi gelişimimi gözlemlemek için, özgürce yazabilmek ve kayıt altında tutabilmek ve belki birine dokunabilmek beni çok mutlu ederdi. Bu blog bunun için var.
  3. Bana iyi gelen fiziksel aktivitelere öncelik vermek ve bunları daha sıklıkla yapmak, köpeğimle yürüyüşlere çıkma ve paten yapmak başlarda bana en iyi gelen şeylerden ikisiydi. Bu dönemsel olarak değişse bile mutlaka fiziksel bir aktivitede bulunmaya çalışıyorum.
  4. Dans etmek, bunun için yıllar sonra bir adım atıp kursa bile yazıldım. Bana en keyif vereceğine inandığım ‘Lindy Hop’ kursuna yazıldım. Maalesef covid-19 nedeniyle yarıda kesildi ancak yapabileceğimi görmek bile beni mutlu etmeye yetti. İlk fırsatta da devam etmeyi düşünüyorum. Burada da kur seçimim ‘Swing İstanbul’ oldu. Güzel ekip, deneyebilirsiniz.
  5. Bolca kitap okumak, film izlemek, müzik dinlemek, tiyatroya gitmek.
  6. Mümkün olan her an denizi görebilmek, her köprüden geçişimde kafamı kaldırıp İstanbul’u seyretmek. (size de yeşillik, doğa iyi geliyor ise bunu daha sıklaştırın derim)
  7. Çizim yapmak, iyi mi çiziyorum, kötü mü düşünmeden sadece çizmek. Sonra sonra kendi zevkim oluştu ve 1 defteri bitirdim. şimdilerde 2.defterimdeyim, bir süredir de çizmiyorum. Ama artık bir tekniğim var ve bundan keyif alıyorum.

Yönetmezsen yönetilirsin! Kendin için en doğrusunu yalnız sen bilebilirsin!

Her zaman her şeyi olduğu gibi kabul etmenin zor olduğunun farkındayım. Böyle zamanlarda kendime zaman veriyorum, içimdeki fırtınaların dinmesini bekleyip, gerçek duygularımı anlamaya ve kendimi de yıpratmamaya özen gösteriyorum. Ağlamam gerekirse ağlıyorum, bağırmam gerekirse de bağırıyorum. Duygularımı içimde tutmuyorum, onları görmezden gelmiyorum yada bastırmaya çalışmıyorum. Hatta şunu itiraf edeyim, yıllarca ağlamanın güçsüzlük olduğunu düşünürdüm, çoğu durumda da bu duyguyu bastırır ve yerine sert bir duruş sergilerdim. Ne kadar da yanılıyormuşum, meğer asıl güçsüzlük o duygu ile yüzleşmekten kaçmakmış!

Her şey yalan olsa bile tek bir gerçek var ki o da; bu Dünya’ya 1 kez geliyorsun ve bu yaşam sadece senin! Onu da nasıl yaşayacağına sen karar vermelisin! Ne ailen, ne sevgilin, ne çocukların, ne arkadaşın, ne de bir başkası! Denizdeki tekne misali, dümeni kontrol etmezseniz rotanızda kalamazsınız, öyle değil mi? Yada dümeni başkasının yönetmesine izin verirseniz o rota sizin rotanız olmaktan çıkmaz mı?

Demem o ki, bu Dünya’da başımıza gelecek her kötülüğün mutlaka bir çözümü var, Ying ve Yang felsefesine göre her iyiliğin içinde biraz kötülük her kötülüğün içinde de bir iyilik vardır. Ben bu felsefeye çok inanırım. Bazen akıntıya kapılmak bazen de akıntıya karşı yüzmek gerekse bile kendiniz için en doğrusunu yapmaktan hiç vazgeçmeyin, kalbinize kulak verin. Bazen ne yapılacağını sizden daha iyi bilebilir.

Duygu Nehrin’de karşılaşmak dileğiyle..

Son 7 aylık ömrüm kalmış.. (gibi)

Hayallerimi, hedeflerimi gerçekleştirmek için 7 belki de daha az zamanım varmış. Uzun vadeli planlarımdan (çocuk, avrupa, sevgili, gibi) vazgeçmek zorundayım. Bunun için üzülmeye bile vaktim yok. Siz olsanız ne yapardınız?

a. İyileşmek için hastanelerde mi zamanımı geçireyim ? Göreceğim tedavi süreci yaşam kalitemi düşürecek ancak sonrasında yaşamıma 1 yıl  katacak. Ancak tüm paramı tedaviye harcayacağım, sonrasında parasız kalacağım.

b. Kalan son zamanımı istediğim gibi mi yaşayayım? Sevdiklerime daha çok sarılıp, işi bırakıp tüm gün sevdiğim şeyleri mi yapayım? Tüm paramı kalan süremde hayallerimi gerçekleştirmek için mi harcayayım?

Do Shit You Love!! / Sevdiğin şeyi yap!! Başkalarının onayını almak için değil sana doğru geldiği için, sen istediğin için yap!

Yanlış yoktur, denemek vardır!

Gerçek yaşam “the choices” oyunundaki gibi çoktan seçmeli, olmadı baştan dene, hata yaptın geri al gibi değil. Oyun her ne kadar eğlenceli, öğretici ve şaşırtıcı derecede hislerinize tercüman olsa da gerçeği yansıtmıyor. Ama size o muhteşem hissi veriyor, “tekrar denemek”. Oyunun senaristi sizsiniz ama yaşanması gereken de bir hikaye var. Yani başınıza geleceklerden (kader) kaçamıyorsunuz, ama bir seçim hakkı bir de geri alıp baştan deneme fırsatınız var. Keşke gerçek olsa demeyin, çünki bizi var eden işte o seçimlerimizdir. Yani içgüdülerinize, kendinize, hedeflerinize güvenmek ve sorgulamak zorundasınız.

Ben “b” şıkkını seçiyorum. Hastanelerin soğuk odalarında yatmak, kanımda yabancı maddeler dolaştırmak, ömrüm boyunca ilaçlara bağımlı yaşamak, tenimi bembeyaz yapmak istemiyorum. En azından kendimi bunları yapmayacak kadar seviyorum. Her ikisi de zorlu bir süreç ancak karar bana bırakılıyor ve bende uzun yaşamayı değil, dolu dolu yaşamayı seçiyorum.

Üzüldüğüm şey neden hastalandığım değil, hayır. Asıl ve en çok üzüldüğüm şey hayallerimi gerçekleştirebilmem için illa hasta mı olmam gerekirdi? Hani ölümlü dünya? Hani anı yaşamak? Hani herşey insan içindi? Kendimizi ne kandırıyoruz, bugün hayallerimize ulaşabilmek için hepimiz emekliliğimizi bekliyoruz. En verimli çağlarımızı okullarda ve iş hayatında heba ediyoruz! Evet, heba! Diplomasız bir işe yaramadığımızı düşünüyoruz, anne ve babalarımız bizi deliler gibi okutmaya çalışıyor. Bizim gibi olma evladım diyorlar, oysa 1 ev 1 arabaları hatta belki 1 yazlıkları var. Benimse 1 diplomam var! Tüm bunlar 1 diploma ediyor mu ?

Diplomasız ve zengin ailelerin çocukları..

İsyan değil, hayır. Sorguluyorum. Üniversitede okulu bırakıp, 2 yıllık diplomamla avrupa da okumaya ve çalışmaya gitseydim bugün en büyük hayalim bu kadar korkutucu gelmezdi, demeye çalışıyorum. Ancak keşkelerle bu dümenin dönmediğini hepimiz iyi biliyoruz, değil mi ?

Olasılıklar, hiç bitmeyen..

O halde, peki ya şimdi? Hala hayallerim ve hedeflerim var, beni duran ne ? Zaten pek fazla vaktim yok! Hastalık gün geçtikçe güçlenecek, bedenimi saracak, belki de beni alıkoyacak. Yani en büyük, bilinmez ve meşhur sorunun yanıtını biliyorum, 7 ay sonra ölmüş olacağım. Yani artık önümde bir tarih var. Proje bitiş tarihi belli, ve ertelenemediği gibi belki öne de çekilebilir. Ama bir tarih var elimde. Bundan 7 ay sonra bugün burada, Dünya’da var olmaya devam etmeyeceğim, hücrelerimdeki her bir atom ve parçacıkları artık bütünlüklerini korumayacaklar. Bunun için sebepleri olmayacak ve aslında özgürce, benim yerime Dünya’nın çeşitli yerlerine gidecekler. Hücrelerim yeni bir özgürlüğün tadına varırken, öz benliğim, hatıralarımsa kaybolmuş olacak.

Neyse, benden sonra hücrelerime ne olacağını düşünmek istemiyorum. Pek de ilgilendirmiyor! Seçimimi yaptım, olacakları kabullendim. Bu şekilde yoluma devam edeceğim. Şimdiyse en heyecanlı kısım, hayaller ama uzun vadeli olanlar değil, yapmak isteyip sürekli ertelediğim şeyler, okumak istediğim kitaplar.. hangisinden başlasam bilemedim. Önümde kocaman 7 ayım var. Sanırım şöyle yapacağım;

Yapmak istediklerimizle aramızdaki gerçek engel ne ? Para, zaman, aile mi yoksa kendimiz mi?

Listem:

1. İşi bırakmak    2. Kullanmadığım her ne varsa ihtiyacı olanlara dağıtmak.  3. Taşıyamayacağım tüm yüklerden kurtulmak.   4. Tüm üyeliklerden çıkmak.   5. Taşıyabileceğim kadar eşyamı alıp İzmir, Bodrum, Marmaris artık hangisi olursa kalan zamanımı buralardan birinde geçirmek.    6. Kitesurf yapmayı öğrenmek. 7.Okuyabildiğim kadar kitap okumak. 8. Yeni çizim teknikleri öğrenmek, çizebildiğim kadar çizmek. 9. Patende kendimi geliştirmek. 10. En sevdiğim müzikleri dinleyip dans etmek. Şanslıysam da yanımda bana eşlik eden biriyle dans edebilmek. 11. Çelenk, el işi, nakış ne zaman canım isterse yapabilmek. 12. Denizle kucaklaşmak, yüzmek, belki saatlerce suda kalmak. Denizi keşfetmek. 13. Adımı kimliğime yazdırmak. Mezar taşımda yazmasını istediğim isim Deniz.  14. Yeni insanlarla tanışmak, boş muhabbetler etmek. 15. Anın tadını çıkarmak. Güneşi batarken ve doğarken sakince izleyebilmek. 16. Mutlaka 1 gün de olsa karavan da yaşamak.  17. Bir gün bir kez bile olsa Avrupa da bir ülkeye gidebilmek. Okyanusta denize girebilmek. Bir köpekbalığına dokunabilmek.   18. Her günü köpeğimle geçirmek. 19. Her gün 1 fotoğraf çekebilmek, 1 anı biriktirmek ve 1 yazı yazabilmek. 20. Sebepsiz mutlu, huzurlu ve güvende olduğumu hissetmek. Bunları sağlayamadığım için kendime yada başkalarına kızmamak. 21. Kendimi sevmeyi, saymayı, değer vermeyi asla unutmamak.

Tüm bunlar için kocaman 7 ayım yani 210 günüm yani 5.040 saatim var. Hedef aslında basit, sadece mutlu anlar yaratıp yeni keşifler yapmak. Bu Dünya’daki varoluş amacım kendimi keşfetmek ise neden şimdi değil de, 10 yıl 20 yıl sonra ?

Tüm bunları yapabilmem için ölmem, yada elimde bir ölüm tarihim olması mı gerekirdi? Acımasız olan hayat değil bence biz insanlar! Kendimize, hayallerimize, hazlarımıza hiç acımadan elveda diyoruz. Sonrada onlara ulaşmak zorlaştıkça da “Hayat zor!” diyoruz. Gerçekten de öyle mi?

Elimizin altındaki onca olanak, kaynak ve ulaşılabilir bilgiye rağmen, hayat zor olabilir mi? Daha fazla mücadele etmek, hayaller ve hedeflerden uzaklaşmak zorunda kaldığımızın farkındayım. Giderek mutsuz ve yorgun bireyler haline geldiğimizin de.. Ancak ben böyle olmayı reddediyorum, olmamak için de elimden geleni yapmak istiyorum. Daha iyisini hak ediyorum ve bunu başarmak istiyorum. Değil 7 ay fazladan 1 gününüz olsa ölmeden neler neler yapmaz mıydınız? Değil 7 ayım 5 dakikam olsa sımsıkı sarılmak istediğim o insan için nelerimi feda ederdim ? Ne umut olmak nede ümitlendirmek istiyorum kendimi. Çocukluğumdan beri en iyi yaptığım şey hayal kurmak. Gene bunu yapıp başarmak istiyorum, yaşamak ve deneyimlemek.

Şimdi yada Hiç!!

“Sokakta hayatta kalabiliyorsan gerisini filmlerden ve kitaplardan öğrenebilirsin.”

Kendimi asla en tepede görmedim. Hep benden daha kötüsü olduğu gibi benden de daha iyisi var dedim. Ama elimden geleni de yaptım, bazen de yapmadım. Bazen yaşadığımı anladığım bir an bile bana yetebiliyor. O ana ait ne varsa, koku, ses, tat, his, görsel, hepsini kaydetmek isterim. Böyle anlarda tüm duyu organlarım aynı anda ve en yüksek performansında çalışır ve içimi bir huzur kaplar. Yani demem o ki, listemdekilerin hiç birini yapamasam bile böyle bir an yaşasam sanırım bana yeter. 🙂 Yaşayamadıklarıma değil, yaşadıklarıma sevinmeliyim. Beni var eden gelecek değil, geleceği var eden benim.

Son olarak da sevdiğim bir kız arkadaşımın sözünü aktarmak istiyorum sonra da sana bir kitap ve bir dizi önereceğim. Demişti ki “Her fark ettiğimiz şeyin üzerine felsefe yapamayız. Bazen fark eder ve onu boşluğa bırakırız.”

David Eagleman’ın eseri “Ve.. Sonraki Hayattan Kırk Öykü” adlı kitabında 40 farklı öyküden beni en çok etkileyenlerden biriydi.. İnsanlar ölüm tarihlerini bilselerdi ne olurdu? Yada asla ölmeyeceklerini bilseler ne olurdu? Kitapta bu ve fazlası pek çok ölümle ilgili soruya yanıt verilmiş. Elbette hepsi de birer öykü niteliğinde. Bana yukarıdaki tüm bu hisleri yaşatan, fark ettiren bir kitaptı. İçinde ölümün yer aldığı bir öykü kitabından bu kadar keyif alacağımı kimi yerde güleceğimi hayal bile edemezdim. Hep aklımdan geçen sorularla dalga geçmiş, yok artık dedirten incecik bir kitap. Gene ufkumu açtığın için teşekkür ederim David Eagleman.

Dizinin adı “If I Hadn’t Met You”. Ben film olduğunu sanarak izlemeye başladım. Ancak şimdilerde çok sardı, merakla izliyorum. Şöyle ki, size tıpkı yukarıda bahsettiğim “The Choices” oyunundaki gibi kaderinizden kaçamazsınız ama seçim yapabilirsiniz. Peki ya her seçiminizle farklı dünya hatta dünyalar yaratmış olsaydınız? Dizi David Eagleman’ın kitabındaki öykülere de çok benziyor. Ölüm korkulacak, ertelenecek ve kaçılacak bir şey mi? İzleyin, okuyun ve deneyimleyin derim.

Serüven 5.2: İyileşme

Uzun bir süreçti, farklı yanlarımı farklı zamanlarda iyileştirebildim. Yeni yaralar da aldım, eskilerini kapatırken. Bazı savaşlardan yarasız çıktım, daha önceki yaralarım sızladı sadece. Bazen isyan ettim, daha eskilerini kapatamadan yeni yaralarımla uğraştığım için; artık yara almaktan usandığım için, yaralanmak istemediğim için. Haklı değil miyim ? Sürekli üzülmeyi kim ister ki ?

Öncelikle şunu kabullendim: Benden başka kimse yaralarımı sarmayacak, gelip de merhamet etmeyecek. Sonra, yol dikenliyse şort giymeyeceksin yada illa giyeceksen de yaralarından yakınmayacaksın.

Oklar ince de olsa batarmış!

“Bütün bunları aklım almıyor, ama kalbime sığıyor.” LÂ sonsuzluk hecesi

Aylarca psikoloğuma geldim, gittim; geldim ve gittim. Her seferinde daha da rahatladım, artık bu dünya üzerinde beni anlayan, bana güvenen, beni dinleyen, bana inanan bir canlı vardı! Haklı yada haksız beni yargılamadan, bir sınıflandırmaya ya da kıyasa sokmayan biri vardı! Onunla tüm yüklerimi paylaştım, paylaştıkça da rahatladım. Ağlamadığım bir seans benim için iyi geçmiş sayılıyordu. Her seferinde teşekkür ederek ayrılıyordum. Kimseyi değil en çok onu, aslında kendimi dinlemeye başladım. Fark ettim ki yapabilirim, başarabilirim, bu yüklerden sonunda kurtulabilmenin bir yolu var!

“ Evet mümkün aynı anda sevmek ve nefret etmek aynısını yapıyorum her gün kendime.” Rupi Kaur, Güneş ve Onun Çiçekleri

Tüm yollar, tüm cevaplar hep tek bir kapıya çıkıyordu o da “Kendini sev!”. Her seferinde “Gerek yok!” diyip geçiştirdim. Sonunda bana bunu göstermenin başka bir yolunu buldu psikoloğum ve dedi ki: “Bari kendini cezalandırmayı bırak!”. “Yok artık, o da ne demek? Kendimi niye cezalandırayım ?”. Ama öyleydi işte, yaptığım tam olarak da buydu, başıma gelen kötü olayları hak ettiğimi düşünüyordum. Layık olduğum şey acı çekmemdi, kötü ve lanet biriydim. Dövülmeyi, hakarete uğramayı; bağırılmayı, sevilmemeyi hak ediyordum. En ufak hatamda da kendimi en acımasız şekilde cezalandırıyordum. Nasıl mı ?

Bedeli ödemesi gereken “beden” miydi? Cezalar onu dizginlemek için yeterli mi? Zulüm çektikçe beden rahatlar, kurtılur mu ağırlıklarından? Ne kadarı yeterli? Dur noktası ne ?

Canımı yakan topuklu ayakkabılarımla merdiven inip çıkardım, canım acıdıkca sinirim de yatışırdı.

Soğuk havada önüm açık, donarak yürürdüm. Hasta olunca da ilaç almaz, doktora gitmez, iyileşene dek ağlardım.

İşimde fazla mesaiye kalmaya, maaştaki kesintilere, yapılan mobinglere ses çıkartmazdım. Onun yerine sanki suçlu benmişcesine eve uykusuz, aç gider ertesi gün işe yorgun, uykusuz ve yarı baygın giderdim.

Toplu taşımalarda etrafa sataşır, ya da kavgalara karışırdım.

Yağmurlu, soğuk havalarda taksiye bineceğim yerlerde inatla yürürdüm ve buz kesmiş halde eve varmış olurdum.

Peki neden?

Var olduğumu hissetmek, yaşadığımı anlamak, varlığımın değerinin farkına varmak.

Yaşadığımı böyle hissediyordum da ondan. Ancak ve ancak canımın acıdığını farkettiğimde ya da yeterince acı çektiğimi düşündüğümde duruyordum. Böyle anlarda acı eşiğim o kadar yükselirdi ki, bedenim bana uyarılar vermeye başladığında bile dikkate almazdım. Yaşadığımı hissettiğim anlar acı duyduğum anlardı. Diğer zamanlarda zaten bir boşluk ve kaos hakimdi. Haliyle kendine acı, merhamet göstermeyen birine başkaları neden ve nasıl iyi davransın, sevsin ?

“Yaşam yürekle kafanın dehlizlerindeki devletlerle savaşmaktır.” Knut Hamsun, Gizemler

Şimdi tekrar çözüme geri dönelim, kendini sevmek. Nedir bu kendini sev, say mevzuları? Kendini sevmek kendini yüceltmek ve üstün görmek mi? Ya da kendine iyi davranmak mı, her sabah aynaya bakıp aynadaki yansımaya gülümsemek mi? Bunun için farklı yolları denedim, denedim, denedim. En sonunda kendimce bir yol çizdim ve yavaş yavaş kendimi sevmeye başladım. (Daha önceki ‘Serüven 3: Kabullenmek’ yazımda bundan detaylı olarak bahsetmiştim. Dilersen o yazıma da göz atabilirsin.) Ancak benim değinmek istediğim konu nasıl olacağından çok bu konunun neden önemli olduğu. Madde madde değinelim mi?

Sende yetenek yok, çizmeyi bırak dediler. Yıl: 2001
  1. Örneğin burnunu beğenmiyorsun. Her aynaya baktığında bundan sebep nasıl canın sıkılır değil mi? Peki ya sevsen? Böyle bir sorun bile olmayacak. Bir de başkalarından da burnunla ilgili olumsuz bir şey duyduğunda üzülüyorsun ya sevsen gülüp geçer, onlara konuşulacak konu bile bırakmazdın.
  2. Senin sevmediğini bir başkasının sevmesini neden bekliyorsun ? Aslında tam da senin istediğini yapıyorlar işte, senin sevmediğini onlarda sevmiyorlar, hayır başka ne yapsınlar? Sen sevsen onlara da sevdirirsin belki ?
  3. Hep duyarsın ya ‘Babana çekmişsin!’, yada ‘Aynı annen gibisin!’. Ya DNA sarmalının yarısı anneden yarısı babadan, bize verilen bu özelliklerin hangisini seversek güçlenir, sevmez düzeltirsek azalır ama varolmaya devam eder. Var olan bir şeyi nasıl yok edebilirsin ? Ya anneme ya babama benzemiyorum, ikisinden de bir şeyler alıp istediğim yönümü de istediğim şekilde güçlendiriyorum. Bu bir yolculuk, kendine doğru bir keşif! Bir yanımı nasıl olur da inkar edebilirim ? Bir yanımı nasıl olur da sevemem? Vazgeçin ayrıştırmaktan. Anımsatabilirim ama ben yep yeni bir hikaye yazıyorum!

Şimdi gelelim yukarıdaki maddelerle neyi anlatmak istediğime… Öncelikle elbette kendinde sevdiğin ya da sevmediğin, güçlü yada güçsüz yanların olacak. Bu çok doğal değil mi? Sen iki farklı insanın bir araya gelip çıkardığı bir ürünsün, günümüzdeki teknoloji göz ve saç rengini belirlemeye başlamış olabilir, bazı hastalıklı genleri yok etmeye başlamış olabilir ancak, hala daha karakteristik özelliklerimizin seçilimleri tamamiyle birer şans.

“Şans, rastlantıları doğru kullanma yeteneğinden başka bir şey değildir.” Jeanette Winterson, Tutku

Kendinde sevmediğin bazı özellikler var ve artık bu yanların büyük oranda da kendinden nefret etmene neden oluyor. Belki anneni yada babanı sevmiyorsun. Ya da ikisinden birinden gelen bir alışkanlıktan ötürü hayatın hep zorlaşıyor. Önce onları değiştirmeyi denedin, olmadı kendini değiştirmeyi deniyorsun ama olmuyor. Beğenmediğin yönlerin yüzünden kendinden nefret ediyorsun. Peki bu yönlerini kötü bulma nedenin ne? Bunu sana söyleyen başkaları mı yoksa kendi iç sesin mi ? Bunu öğrenmenin tek yolu var, o da denemek!

Okulda anlatılanlar başkaydı. Sisteme karışmamışların öğrencileriyiz. Okul dışına çıkmamışların eserleriyiz.

Vazgeçmeni, değiştirmeni istedikleri yönlerini düşün, acaba haklılar mı yoksa sadece boş mu konuşuyorlar, daha da önemlisi bir de sözün geldiği kişiye bak. Hatta en güzeli kimsenin dediklerini bu kadar önemsememek olurdu.. Ama kalbi yorgun bizim gibiler için bu bazen zorlu olabiliyor, güvenmek ve inanmak isteyebiliyoruz. O yüzden yavaş ama emin adımlarla tek tek çözümleyelerek gidelim, olur mu? Hedef: “kendini sevmek”, “kendine değer vermek”, “kendini anlamak”, yani en basitçe hedefinin yalnız ve çok yalınca”KENDİN” olması yeterli.

İyileşmek uzun bir süreç, bunda anlaşalım. 🙂 Etkisini hemen göstermeyen ama iyi gelen, seni sana, özüne ulaştıran bir süreç. Ne kadar keyifli olduğunu denemeden bilemezsin. Kendimle ilgili her yeni keşfimde yaşadığım mutluluk ve tatmini sana anlatamam! Ancak gözlerimden yansımasını görebilirsin! Değiş, farklı ol demiyorum, ama kendini, özünü bir dinle diyorum! Bu sebeple başkalarının yolları sana uymayacaktır, başkalarının yaptıkları sende işe yaramayabilir. Kimi sessizlikte, kimi seste kendini bulur. Mesela sana meditasyon, başkasına ses terapisi iyi gelmesi gibi…

Sana çok basit bir örnek vereceğim: Annem yıllarca saçımı sarıya boyattırdı durdu. Evet, boyattırdı diyorum çünki boyatmadığım zamanlarda gelip bana” Ayy ne kadar çirkin ve bakımsız olmuşsun, nerede o güzel sarı saçların?” Derdi. Peki neden biliyor musun? Ben çocukken liseye kadar saçlarım sapsarıydı ve annem benim o saçlarımla övünür dururdu da ondan. Ancak son 7 yıldır saçlarımı boyatmıyorum ve çevremdekiler beni böyle de çok beğeniyorlar. Hatta saçlarıma beyazlarda geldi, hala boyatmıyorum çünki böyle güzel olduğumu düşünüyorum ve etrafımdan da aynı şekilde pozitif yorumlar alıyorum. Sen de kendini, yaşamında ilk sıraya almalısın. Sen ne yapmaktan hoşlanırsın? Nasıl biri olmaktan, nasıl giyinmekten, nasıl davranmak ve konuşmaktan hoşlanıyorsun?

“… duygusal bütünlüğümüzü toplumsal kabul için feda ediyoruz.” Yong Kang Chan, Sevebilmek

İyileşmek, iyi olmak için kendinden başka yardım edecek kimsen yok, bunda da anlaşalım. Yani diğer tüm insan ve etkenler sana hizmet için varlar, eğer sen kötü bir yöneticiysen kadrondaki elemanların da vasat ve başarısız olacaklar, ama sen iyi bir yöneticiysen herkes seninle çalışmaktan keyif alacak ve senin destekçilerin olacaktır. Yönetmeyi bilmezsen yönetilirsin, bu süreçte kendi yönetimini eline alıp tarama, temizlik ve tazelik dediğim yeni sürecine başlayabilirsin.
1.Tarama: sana zarar veren, seni sana sürekli kötüleyenlenleri bir listele bakalım kim bunlar, senin hayatında nasıl bir yere ve öneme sahipler?
2.Temizlik: bu kan emicileri hayatından teker teker çıkart ve yerine yeni kan emiciler almaktan da kaçın.
3.Tazelik: sana iyi gelen, kendin gibi, sana değer veren insanlarla yeni başlangıçlar yapmak.

Denemekte vazgeçmeyip çizmeye devam ettim. Yıl: 2002

Denedikçe göreceksin ki, kendini sevmek de iyileşmek de zor şeyler değil. Asıl sorun sana bu süreci yaşatmayan, izin vermeyen insan ve çevresel etkenlerde. Senin tek suçun yönetimi onların eline vermiş olman, bu yönünü düzelttiğinde her şey olması gerektiği gibi olmaya başlayacak. Önceleri yaşadığın deneyimleri şans, sihir olarak tanımlayabilirsin ama aslında, gerçek olan tek şey senin içindeki o güç! Kendini sevme, değer verme ve önemsemenle birlikte gelen o “sevgi”.

“Kendi arzuladığımız kişi değiliz. Toplumun talep ettiği kişiyiz. Anne babamızın istediği kişiyiz. (…) İşte bu yüzden en iyi yönlerimizi bastırırız.” Paulo Coelho, Aldatmak

Benim iyileşme serüvenim neredeyse tamamlandı, kendimi eskisinden de daha güçlü, huzurlu, sağlıklı ve anlamlı hissediyorum. Daha da önemlisi insanlar bendeki bu değişimi fark edip; çevremde olmaktan, benimle zaman geçirmekten tekrar keyif almaya başladılar. Karşılıklı huzur ve değer gördüğümüz ortak bir paylaşımı deneyimlemek gerçekten zamanımızı daha da anlamlı kılıyor. Buna değer! Kendim için aldığım tüm risklere, başkaldırmalara değer! İyi ki iyileşmek için bu kadar yol kat edip, kendimi yeniden sevmeyi seçmişim! Kimse için değil kendim için savaştım, kendim için bir şeyler yaptım!

Yalnız değilsin, sen de yapabilirsin! Kendinle ilgili sevmediğin, değer vermediğin tüm o yanlarına/yanına şimdi lütfen bir daha bak! Gerçekten sevilmemeye, ötekileştirilmeye değer mi? Yoksa kocaman bir adım atıp; kendini olduğun gibi kabul etmek için, iyileşmek için bir şeyler yapmanın vakti geldi mi?

Serüven 2.1: Karanlık Çağ

Başımı omzuna dayayıp saatlerce ağlayabileceğim bir dost yoktu yanımda, konuşacak yada belki de susacak, sohbet edip beni kendime getirecek birilerini aradım. Ne istediğimle yada bana neyin iyi geleceğiyle falan ilgilendikleri yoktu! Beni görmek istedikleri şekillere, kalıplara sokmaya çalışıyorlardı ve üstelik içinde bulunduğum bu ruh halinden çıkmam için bir dünya lafları vardı!

  • İşe mi girsen?
  • Yürüyüş mi yapsan?
  • Temizlik yap!
  • Depresyonun da sonu olmalı, ne zaman geçecek?
  • … Ama ölümü de kabullenmek gerek, ölenle de ölünmez ki!
  • Sevişirsek iyi gelir!
  • Sana içki lazım!
  • Kalabalığa karışsan belki iyi gelir.
  • Yeni bir hobi mi edinmeyi denesen?
  • Bir psikoloğa gitmelisin.
  • Kitap okusan?!
  • Meditasyon, Yoga ?!
ne zaman bitecek ? ne zaman susacaklar ? ne zaman anlayacaklar? ne zaman görecekler ?

Yalnız değildim hayır, ama yalnız kalmak istedim. Duymak istediklerim bunlar değildi, kendi sesimi kaybetmiştim. Sessiz kalırsam endişeleniyorlar, konuşursam da halime acıyorlardı. Sürekli yaptıkları şey, kafamı karıştırmalarıydı. Uyuyamadığım için agresifleşmeye de başladım. Pek az sıcak yemek sıkça abur cubur yemeye başladım. Halimi gördüklerinde o bakışlarından o kadar sıkılmıştım ki ve hep o aynı cümlelerinden, iyice kendi dünyama çekildim.

Yeni, Yenilik.. Her zaman gerekli mi?

Hiç görüşmediğim insanlarla görüşmeye başladım. Beni tanımadıklarından bu gri halimin normal olduğunu düşünüyor, nedenini sormuyorlardı. Kendimi yeni yabancılarla daha rahat hissediyordum. İstemediğim sorulara cevap vermek zorunda değildim. Ancak bu yeni yabancılar bana yeni dertler vermeye başlamışlardı.

Her nedense bu yeni yabancılar da bana yardım etmeye karar verdiler ama kendi yöntemleri vardı. İhtiyacım olan şeyi bulmuşlardı her şey yoluna girecekti.

İster hormonlarınız, ister beyniniz tarafından yada bir yabancı tarafından, sonuç değişmez şekilde aynıdır: Yönetmezsen yönetilirsin!

Tepe taklak olan dünyamın, başımı sürekli döndürmesini durdurabilmek için onları dinledim. Beni iyileştireceğini sadece biraz rahatlamam gerektiğini söyleyen o adamı, Kendisinden çok şey öğrenebileceğimi söyleyip asistanı olmamı isteyen adamı, Baktığı tarot falından kendini çıkaran ve onunla neler yaşayabileceğimi anlatan adamı, Tek yapmam gerekenin kendimi ona açmam gerektiğini söyleyen adamı..

“Sarılarak uyumak… Tek istediğim buydu. Bir kaç saat birine sımsıkı sarılmak, hatta belki de başımı yaslayıp gözlerimi yumup ağlayabilmek.”

Bu karanlık çağ tam 6 ay sürdü. Tam 6 ay boyunca kendimi bir yaprak gibi hissettim, oradan oraya savrulan, kendi düşüncesi, fikri olmayan biri. Değersiz, yitik, kaybolmuş, hırpalanmış.. Artık rüya bile görmüyordum, geceleri sıklıkla uyanıp ben neredeyim demeye başlamıştım, gecem gündüzüm birbirine karışıyordu. Yaşadığımın farkında bile değildim. Tamamen kaybolmuştum. Kendime olan saygımı ve sevgimi çoktan kaybetmiştim. Hiç bir şeye karar veremediğim için benim adıma seçimlerimi çevremdekiler yapıyordu tabi o sırada çevremde kim varsa karar da ona ait oluyor, ben sadece uyguluyordum.

Bu süreci yönetemesen de bitirmek senin elinde. Yapamayacaklarına üzülmek yerine yapabileceklerine odaklanmasını dene!

“Depresyon mental olduğu kadar fiziksel olarak de bizi etkiler.”

Tam olarak bu çukurdan nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Sadece bir gün birinin bana gelip, “Neden? Neden kendini sevmiyorsun? Sana ne oldu böyle, kendine hiç mi saygın yok?” dediğini hatırlıyorum. Bu soruları aklımdan çıkaramadım, sürekli aynı soruyu kendime sorup durdum, cevabını bilmiyordum. Ve bu beni inanılmaz korkutmuştu, panik ataklarım başladı. Bu sorular her aklıma geldiğinde yüreğim sıkışıyor ve şiddetle ağlamaya başlıyordum.

Bir sabah uyandığımda kalbimin hızla çarptığını ve içimdeki garip hissi anımsıyorum, sonra hayatımdaki bu yeni yabancılardan kimseyi görmek istemediğimi ve dışarı çıkıp yürümek istediğimi..

BEYAZ: yeni başlangıç, temiz sayfa, saf, temiz, aydınlanma.. Benim içinse; YENİLİK demek, LEKESİZ demekti..

Sanki aylardan sonra ilk kez nefes alıyor gibiydim, ilk kez gülümsedim, ilk kez ellerimi ayaklarımı yeniden hissetmeye başladım. Hatta ellerimin ısındığını fark ettim, aylardan sonra ilk defa köpeğim beni çekmiyor beraber yürüyorduk. Uzunca yürüdük, her adımımda yüreğim daha da cesaretleniyordu, hissediyordum. Her adımımda üzerimden koca bir deri sıyrılıyor adeta kabuk değiştiriyordum, hissedebiliyordum! Hissedebilmek! Tek renk olmaktan kurtulmaya başladım ve yeni bir rengim daha oldu. Beyaz!

Eve gidince kendime kocaman bir tabak yemek koydum. Yanaklarıma hücum eden ısıyı hissettim. Önüme bilgisayarımı da aldım, koltuğa oturup hissettiklerimin nedenlerini araştırmaya başladım. Stres, kaygı, depresyon, manik depresif, obsesif kompulsif, uykusuzluk hepsini birer birer okudum. Yaşadıklarım “travma sonrası stres bozukluğu” tanımına uyuyordu. Yaptığım araştırmalar neticesinde kendimce her gün yapmam gerekenleri not aldım. Elbette hemen hepsine harfiyen uyamadım. Makaleler okumaya, videolar izlemeye başladım. Eski bir müşterim psikologdu, numarasını çevirip kendisinden randevu aldım.

Serüven 2: İkinci Kırılım – Tek Renkli Hayat

Şöyle hayal edin; hayat dolu bir insanın tıpkı “Gökkuşağı” gibi her rengi taşıdığını var sayın. Burada renkten kastım duygu, düşünce, hissiyat, ihtiyaç, farkındalıklar.. Yani “hayat dolu” tanımı yerine koymak istediğiniz her şey! Bir de benim gibi tek renk birini.

Hepimiz her rengi içimizde taşırız. Bazı renkleri yansıtır, bazı renkleri soğururuz. Bir aradayken hepimiz Gökkuşağı’nın farklı renkleri gibiyiz..

Değişim..

Hayat dolu insan sabah kalkıyor, dışarı bakınca havanın durumuna göre giyineceği kıyafeti ve beraberindeki aksesuarlarını, sonrasında çantasını ve ona göre hırka/mont/palto neyse üzerine alacağı objeleri de seçip güne başlıyor, ya evinde hazırladığı mis gibi kahvaltısını yiyor, yada çıtır simidini yanında sıcak çayıyla yudumluyor değil mi?

İşte ben de öyle değildi! 🙂 Tek renkliyim ya ben, bu durumda uyum yaratmama da gerek yok, ahenge de araya serpiştirilen o objelere de! Tek rengim ben! Bana göre hava hep soğuk, saçımı düzeltmek de gereksiz, 5 dakikada hazırlandım kapıdayım. Unuttuğum hiç bir şey de yok, güne başlamasam da olurdu, güneş keşke doğmasa sanki bana mı doğuyor?

Depresyondayken buz gibi soğuk maviyi iliklerinize kadar hissedersiniz. #depresyon #stresbozukluğu #uykusuzluk #kaygı #takıntı #obsesif #travma

Bu duygulara sebep olan şey hissizlik değil tam aksine tek bir hisse yoğun bir şekilde odaklanmış olmam. Bu duyguya o kadar sarıldım, o kadar yoğunlaştım ki asla başka bir duygunun var olmasına izin vermedim. Bu his buz gibi ölümdü. En yakınımı kaybettiğim o anki hislerime gündelik hayatı yaşamaya çalışıyorum, yani yaşamın tüm renklerine karşın bende sadece bir tek renk vardı!

Yaşadığım bu sürece çeşitli tanımlamalar yapabiliriz; travma sonrası stres bozukluğu, şok, yas, depresyon gibi. Bense buna zamanı dondurmak diyorum, çünkü benim için zaman o anda dondu. O andaki hislerim, o andaki duygularım, o andaki sesler, her şey tam o anda donup kaldı ve film bir daha ileri sarmadı.

“Yaşamın olduğu bir yerde sessizce oturmak, tüm varlığımla sadece yaşadığım anı hissedebilmek istiyorum. “

Hepimizin benzer zamanları olmuş olabilir, bunların nedenleri ve sebepleri farklı olabilir, sürelerimiz daha uzun daha kısa ve belki de halen devam etmekte olabilir. Önemli olan bir gün, bir an artık bu sessiz, şeffaf ve renksiz süreci tamamlamak. Değişmek! Çok sevdiğim biri bana bu süreçte hep şunu söylerdi “Her şey bizim(insanlar) için kızım! Her şey senin için, seni seviyorum! Bunu unutma!” O bana bu cümleyi her kurduğunda içim titrerdi. Gerçek anlamda titrerdi! Bana yeniden renkleri tanıtmaya, yaşamın duruluğuna, güzelliğine, farkındalığına dönmem için adeta çırpınırdı.

Bu çemberden nasıl geçtim, neler yaşadım, kimsenin bilmediği, benim “karanlık çağ” olarak adlandırdığım dönemimden bahsetmek istiyorum. Diliyorum ki yalnız olmadığınızı bilin, diliyorum ki kendinizde o ilk adımı atacak cesareti bulun, diliyorum ki yaşadıklarınızın aslında pişmanlıklar değil tecrübeler ve yeni deneyimler olduğunu farkına varın! Yani hayata başka sözcüklerle yeniden başlayın! Değişin yada değiştirin! Hatırlayın, düşmekten korkmadığınız zamanlarınızı, edindiğiniz yeni deneyimle ayağa nasıl da güçlenerek kalktığınızı, hatırlayın ve benim gibi kaybolmayın diye!.