Çocukken çevremde değer gören, sevilen arkadaşlarım ya derslerinde çok başarılı olanlar ya da çok güzel/ yakışıklı olanlardı. Bendeyse ikisinden de yoktu. Gözümde kocaman gözlüğüm, ensemde toplanmış saçlarım vardı. Derslerden bir haberdim ve genelde hep hayal aleminde yani kendi dünyamda yaşardım.
Halk oyunları, bale, voleybol, basketbol, edebiyat, kayak, tenis, masa tenisi, koşu, dans, flüt, koro, resim, seramik… Hepsini denedim. Kimi zaman seçilemedim, kimi zaman zaman kibarca çıkarıldım, kimi zaman da kendim bıraktım. Denedikçe eksik, denedikçe daha da görünmez hissettim. Hiç biri bana devam etmem için gereken o hissi vermiyordu.
Derslerde de başarılı olduğum söylenemezdi. Okul hayatım tam bir işkenceydi.
Denizde
Yüzmeyi öğrenmek için gittiğim kursa artık ileri seviyede eğitimle devam ediyordum. Kursta benden büyük erkekleri yarışlarda geride bırakıyordum. Bu nedenle şevklerini kırdığım gerekçesiyle uyarıldım. Arada bir beni yenmelerine de izin veriyordum. Yüzme dersleri çok güzel gidiyordu. Bir gün okulda sınıf öğretmenimiz yüzme yarışmalarına katılmak isteyenlerin el kaldırmasını istedi. İlk defa kendi rızamla el kaldırdım ama seçilmedim. Yerime Kayra seçildi. Öğretmene neden beni seçmediğini sorduğumda benim Kayra kadar iyi yüzebileceğimi düşünmediğini söyledi. Nereden biliyordu ki? Benimle yarışmamıştı bile!
Başarısızlıklarımdan ötürü ne arkadaş çevremde, ne ailemde, ne de öğretmenlerim arasında saygı ve sevgi görmüyordum. Onlara göre hiç bir şeyi yeterince denemiyordum, hep kendi dünyamda kayboluyordum.
Sorun değildi çünkü bunları duymaya alışmıştım. Bir an önce yaz tatilinin gelmesini bekler, kendimi suya atıncaya dek anneme katlanır, sonrasında da tüm bunları unuturdum.
Denizle her buluşmamda onun da beni özlediğini, her dalışımda benimle kucaklaştığını hissederdim. Deniz beni olduğum gibi karşılardı. Zihnimi sakinleştirir, beni kendi dünyasının içine çekerdi. Her koyda başka bir hikayem, başka bir ben olurdu. Kahramanlar, izleyiciler, yargılar yoktu yalnızca deniz ve altındaki hikayeler vardı.
Onunlayken beceriksiz, başarısız, yalancı, uyuşuk, çirkin ya da fakir değildim. Onunlayken “Ben” yoktum, yalnızca o ve bana sunduğu başka bir dünya vardı. Ben yalnızca izleyiciydim, sessizce bunlara tanıklık ediyordum.
Bana yokluğumda ne yaptığımı sormaz, karadaki hayatımla zerre ilgilenmezdi. Yalnızca dalgalarında zıplamalarımı izler, dalışlarımda bana kalbimi dinletirdi.
Denizde yüzerken, kafamda hiç bir şey olmazdı. Bazen ağlar, çığlıklar atar, yumruklar savururdum elbette. Hepsini de gizlerdi denizim. Hepsinde de beni anlar, kucaklar, sarar, dinler. Sonra bir balık ya da dalga gönderir ve yeniden benimle oynamaya devam ederdi. Ben de onun dünyasında daha çok kalır, hikayelerini daha çok dinler, onu izlemeye devam ederdim.
Sonrası
Böyle 15 yılım geçti. Her yaz koşarak gittiğim arkadaşım denizle yılın 4 ayı birlikte pek çok anı biriktirdik.
Sonra bir anda tüm bunlara elveda demek zorunda kaldım, teknemizin denizdeki süresi dolmuştu. Denizle vedalaşmadım, yeniden ama farklı bir şekilde kavuşacağımızı düşünmüştüm.
Karada geçen 22 yılıma rağmen buranın kaosuna, acımasızlığına hala alışamadım. Hala tek bir başarım yok, olduğum yerde ancak farklı bir görünümde gibiyim. İçimdeki boşluk dolmuyor. Yıldız falımda bana “sende hiç ateş elementi yok” denilmişti. Denizde ateş ne arar zaten?
Yıllarca denizden ve bu duygulardan ayrı kaldım. Göz yaşlarımı toplasak bir deniz suyu eder miydi? Oysaki ben denizden ve denizde olmaktan çok şey öğrendim.
Şimdi
Şimdilerdeyse çok sessiz deniz, onu bıraktığımdan beri çok değişmiş. Belki de beni henüz tanımamıştır. Ya da acaba bana küstü mü, saklanıyor mu bilemiyorum. Onun sesini duymayı çok özledim.
Denizin karaya çok nadir taşmasını da şimdi anlıyorum.
Karada olduğum bunca yıldan sonra kendime soruyorum, neyi başarmak zorundaydım? Sadece var olmam yeterli değil miydi? Nerelere gelmem gerekiyor da gelemediğim için mutsuzum?
Ben yaşamayı anlayamadım, sen bana anlat. Nedir yaşamak? Var olmak neden yeterli değil?
Oysaki deniz bana, gözlemci olmayı, beklemeyi, saygı duymayı, dinlemesini, meraklı olmayı, sakinliği, paylaşmayı, güzellikleri, yenilikleri, şaşırmayı, beklemeyi en önemlisiyse kendimi sevmesiniöğretti.
Ben karadaki beni sevmedim, sevemedim. Denize dönmek istiyorum, oradaki anlarımda kalmak… Denizin sesiyle uyumak, uzanmak ve dinlenmek istiyorum.
Yoksa gene hayallere mi kapıldım, sen söyle denizim?
Sevmenin önüne bu kadar çok etken, sebep, neden koyarsanız sürekli pirinç ayıklamaktan öteye gidemezsiniz. Ben bunu öğrendim. Ben denizdeki tüm canlıları severim, her birinin bir değeri ve önemi var. Denizlerde keşke olmasa dediğim tek bir şey var o da benzin/petrol. Nedeni de malum. Yani keşke köpek balıkları olmasa, keşke kestaneler olmasa, keşke deniz bitleri olmasa değil mi? Sularımız daha mı güzel yerler olurdu, acaba?
Sen seni olduğun gibi severken, olduğun halinle kabul ederken. Başkalarının seni sen olduğun halinle beğenmemeleri ne kadar da acayiptir, değil mi?! Hayır nasıl olabildiğine takılmadım da.. Ya ama neden ?
Ben buyum; çalışkan, aktif, konuşkan, mutlu ama aynı zamanda fevriyim, sıkılganım, bencilim de! Güzel yanlarım da var (kötü olduğunu düşündüğün) başka yanlarım da, ama hepsi benim! Ya senin istediğin şey dondurmayı yiyeyim ama kilo almayayım, spor yapalım ama ağrı olmasın, anladın ?
ı hate nothing about you. Also means; i love you as who you are.
Kabullen sen aslında beni ince ince inceliyorsun! Süzgeçlerinden geçirip bir yerlere konumlandırıyorsun! Tanımlamalarına en uygun raflara yerleştiriyor, beni parçalara bölüp sonra da bir bütün olarak bakmaya çalışıyorsun, yapma! Dur! Hem hiç biriyim hem hepsiyim! Sürekli tek özelliğe sarılıp dolanan biri değilim ama baskın olan yanlarım var. Ben beni ben olduğum için , olduğum halimle sevebiliyorum. Vallahi ben kendimi çok seviyormuşum ya! Öyle ki kendi hayal dünyama aldıklarımın da bana böyle yaklaştıklarını sanmışım. Ama gerçek öyle değilmiş.
Her birimiz ayrı bir dünyayız, bunu kabul etmek daha ne kadar sürecek! Yeni dünyanın eski dünyayı yıkmasına, yakmasına gerek var mı gerçekten? Var olabilmek için yok olmak şart mı ? Beni kümelere ayırman sadece sınırlar koymana yarar, bırak işte her şey olduğu gibi kalsın.. Benliğim akıştayken güzel, olduğu gibi, öylece..
İnsan, kadın, heteroseksüel, Müslüman, Türk, ikizler, başak, iç mimar, akıllı, güzel, yalnız, fevri,.. sonu gelecek mi ? Sanmam. Yorma işte kendini de beni de , ben benim. Beni ayırabilmen için bir ismim var, genel olarak iyi bir insan olmaya çalışan ve bunu güçlükle başaran biraz içine kapanık ama sevgi dolu bir canlıyım. Çok da yargılama işte, ayıklama pirinçlerin taşlarını sev işte!
sevgi : karşılık beklemeden, içinden geldiği gibi… Sonrasında seni gülümseten.
Demek istediğimi anladığını düşünüyorum, bir de böyle bakmayı denesen, hiç de fena olmazdı. Senin gibi olmayan, senden değil mi gerçekten de? Birbirimizi sevmemizin önüne bu kadar çok engel koymamalıyız, seni senden ötürü seviyorum. Daha değerli bir şey var mı?
Hayallerimi, hedeflerimi gerçekleştirmek için 7 belki de daha az zamanım varmış. Uzun vadeli planlarımdan (çocuk, avrupa, sevgili, gibi) vazgeçmek zorundayım. Bunun için üzülmeye bile vaktim yok. Siz olsanız ne yapardınız?
a. İyileşmek için hastanelerde mi zamanımı geçireyim ? Göreceğim tedavi süreci yaşam kalitemi düşürecek ancak sonrasında yaşamıma 1 yıl katacak. Ancak tüm paramı tedaviye harcayacağım, sonrasında parasız kalacağım.
b. Kalan son zamanımı istediğim gibi mi yaşayayım? Sevdiklerime daha çok sarılıp, işi bırakıp tüm gün sevdiğim şeyleri mi yapayım? Tüm paramı kalan süremde hayallerimi gerçekleştirmek için mi harcayayım?
Do Shit You Love!! / Sevdiğin şeyi yap!! Başkalarının onayını almak için değil sana doğru geldiği için, sen istediğin için yap!
Yanlış yoktur, denemek vardır!
Gerçek yaşam “the choices” oyunundaki gibi çoktan seçmeli, olmadı baştan dene, hata yaptın geri al gibi değil. Oyun her ne kadar eğlenceli, öğretici ve şaşırtıcı derecede hislerinize tercüman olsa da gerçeği yansıtmıyor. Ama size o muhteşem hissi veriyor, “tekrar denemek”. Oyunun senaristi sizsiniz ama yaşanması gereken de bir hikaye var. Yani başınıza geleceklerden (kader) kaçamıyorsunuz, ama bir seçim hakkı bir de geri alıp baştan deneme fırsatınız var. Keşke gerçek olsa demeyin, çünki bizi var eden işte o seçimlerimizdir. Yani içgüdülerinize, kendinize, hedeflerinize güvenmek ve sorgulamak zorundasınız.
Ben “b” şıkkını seçiyorum. Hastanelerin soğuk odalarında yatmak, kanımda yabancı maddeler dolaştırmak, ömrüm boyunca ilaçlara bağımlı yaşamak, tenimi bembeyaz yapmak istemiyorum. En azından kendimi bunları yapmayacak kadar seviyorum. Her ikisi de zorlu bir süreç ancak karar bana bırakılıyor ve bende uzun yaşamayı değil, dolu dolu yaşamayı seçiyorum.
Üzüldüğüm şey neden hastalandığım değil, hayır. Asıl ve en çok üzüldüğüm şey hayallerimi gerçekleştirebilmem için illa hasta mı olmam gerekirdi? Hani ölümlü dünya? Hani anı yaşamak? Hani herşey insan içindi? Kendimizi ne kandırıyoruz, bugün hayallerimize ulaşabilmek için hepimiz emekliliğimizi bekliyoruz. En verimli çağlarımızı okullarda ve iş hayatında heba ediyoruz! Evet, heba! Diplomasız bir işe yaramadığımızı düşünüyoruz, anne ve babalarımız bizi deliler gibi okutmaya çalışıyor. Bizim gibi olma evladım diyorlar, oysa 1 ev 1 arabaları hatta belki 1 yazlıkları var. Benimse 1 diplomam var! Tüm bunlar 1 diploma ediyor mu ?
Diplomasız ve zengin ailelerin çocukları..
İsyan değil, hayır. Sorguluyorum. Üniversitede okulu bırakıp, 2 yıllık diplomamla avrupa da okumaya ve çalışmaya gitseydim bugün en büyük hayalim bu kadar korkutucu gelmezdi, demeye çalışıyorum. Ancak keşkelerle bu dümenin dönmediğini hepimiz iyi biliyoruz, değil mi ?
Olasılıklar, hiç bitmeyen..
O halde, peki ya şimdi? Hala hayallerim ve hedeflerim var, beni duran ne ? Zaten pek fazla vaktim yok! Hastalık gün geçtikçe güçlenecek, bedenimi saracak, belki de beni alıkoyacak. Yani en büyük, bilinmez ve meşhur sorunun yanıtını biliyorum, 7 ay sonra ölmüş olacağım. Yani artık önümde bir tarih var. Proje bitiş tarihi belli, ve ertelenemediği gibi belki öne de çekilebilir. Ama bir tarih var elimde. Bundan 7 ay sonra bugün burada, Dünya’da var olmaya devam etmeyeceğim, hücrelerimdeki her bir atom ve parçacıkları artık bütünlüklerini korumayacaklar. Bunun için sebepleri olmayacak ve aslında özgürce, benim yerime Dünya’nın çeşitli yerlerine gidecekler. Hücrelerim yeni bir özgürlüğün tadına varırken, öz benliğim, hatıralarımsa kaybolmuş olacak.
Neyse, benden sonra hücrelerime ne olacağını düşünmek istemiyorum. Pek de ilgilendirmiyor! Seçimimi yaptım, olacakları kabullendim. Bu şekilde yoluma devam edeceğim. Şimdiyse en heyecanlı kısım, hayaller ama uzun vadeli olanlar değil, yapmak isteyip sürekli ertelediğim şeyler, okumak istediğim kitaplar.. hangisinden başlasam bilemedim. Önümde kocaman 7 ayım var. Sanırım şöyle yapacağım;
Yapmak istediklerimizle aramızdaki gerçek engel ne ? Para, zaman, aile mi yoksa kendimiz mi?
Listem:
1. İşi bırakmak 2. Kullanmadığım her ne varsa ihtiyacı olanlara dağıtmak. 3. Taşıyamayacağım tüm yüklerden kurtulmak. 4. Tüm üyeliklerden çıkmak. 5. Taşıyabileceğim kadar eşyamı alıp İzmir, Bodrum, Marmaris artık hangisi olursa kalan zamanımı buralardan birinde geçirmek. 6. Kitesurf yapmayı öğrenmek. 7.Okuyabildiğim kadar kitap okumak. 8. Yeni çizim teknikleri öğrenmek, çizebildiğim kadar çizmek. 9. Patende kendimi geliştirmek. 10. En sevdiğim müzikleri dinleyip dans etmek. Şanslıysam da yanımda bana eşlik eden biriyle dans edebilmek. 11. Çelenk, el işi, nakış ne zaman canım isterse yapabilmek. 12. Denizle kucaklaşmak, yüzmek, belki saatlerce suda kalmak. Denizi keşfetmek. 13. Adımı kimliğime yazdırmak. Mezar taşımda yazmasını istediğim isim Deniz. 14. Yeni insanlarla tanışmak, boş muhabbetler etmek. 15. Anın tadını çıkarmak. Güneşi batarken ve doğarken sakince izleyebilmek. 16. Mutlaka 1 gün de olsa karavan da yaşamak. 17. Bir gün bir kez bile olsa Avrupa da bir ülkeye gidebilmek. Okyanusta denize girebilmek. Bir köpekbalığına dokunabilmek. 18. Her günü köpeğimle geçirmek. 19. Her gün 1 fotoğraf çekebilmek, 1 anı biriktirmek ve 1 yazı yazabilmek. 20. Sebepsiz mutlu, huzurlu ve güvende olduğumu hissetmek. Bunları sağlayamadığım için kendime yada başkalarına kızmamak. 21. Kendimi sevmeyi, saymayı, değer vermeyi asla unutmamak.
Tüm bunlar için kocaman 7 ayım yani 210 günüm yani 5.040 saatim var. Hedef aslında basit, sadece mutlu anlar yaratıp yeni keşifler yapmak. Bu Dünya’daki varoluş amacım kendimi keşfetmek ise neden şimdi değil de, 10 yıl 20 yıl sonra ?
Tüm bunları yapabilmem için ölmem, yada elimde bir ölüm tarihim olması mı gerekirdi? Acımasız olan hayat değil bence biz insanlar! Kendimize, hayallerimize, hazlarımıza hiç acımadan elveda diyoruz. Sonrada onlara ulaşmak zorlaştıkça da “Hayat zor!” diyoruz. Gerçekten de öyle mi?
Elimizin altındaki onca olanak, kaynak ve ulaşılabilir bilgiye rağmen, hayat zor olabilir mi? Daha fazla mücadele etmek, hayaller ve hedeflerden uzaklaşmak zorunda kaldığımızın farkındayım. Giderek mutsuz ve yorgun bireyler haline geldiğimizin de.. Ancak ben böyle olmayı reddediyorum, olmamak için de elimden geleni yapmak istiyorum. Daha iyisini hak ediyorum ve bunu başarmak istiyorum. Değil 7 ay fazladan 1 gününüz olsa ölmeden neler neler yapmaz mıydınız? Değil 7 ayım 5 dakikam olsa sımsıkı sarılmak istediğim o insan için nelerimi feda ederdim ? Ne umut olmak nede ümitlendirmek istiyorum kendimi. Çocukluğumdan beri en iyi yaptığım şey hayal kurmak. Gene bunu yapıp başarmak istiyorum, yaşamak ve deneyimlemek.
Şimdi yada Hiç!!
“Sokakta hayatta kalabiliyorsan gerisini filmlerden ve kitaplardan öğrenebilirsin.”
Kendimi asla en tepede görmedim. Hep benden daha kötüsü olduğu gibi benden de daha iyisi var dedim. Ama elimden geleni de yaptım, bazen de yapmadım. Bazen yaşadığımı anladığım bir an bile bana yetebiliyor. O ana ait ne varsa, koku, ses, tat, his, görsel, hepsini kaydetmek isterim. Böyle anlarda tüm duyu organlarım aynı anda ve en yüksek performansında çalışır ve içimi bir huzur kaplar. Yani demem o ki, listemdekilerin hiç birini yapamasam bile böyle bir an yaşasam sanırım bana yeter. 🙂 Yaşayamadıklarıma değil, yaşadıklarıma sevinmeliyim. Beni var eden gelecek değil, geleceği var eden benim.
Son olarak da sevdiğim bir kız arkadaşımın sözünü aktarmak istiyorum sonra da sana bir kitap ve bir dizi önereceğim. Demişti ki “Her fark ettiğimiz şeyin üzerine felsefe yapamayız. Bazen fark eder ve onu boşluğa bırakırız.”
David Eagleman’ın eseri “Ve.. Sonraki Hayattan Kırk Öykü” adlı kitabında 40 farklı öyküden beni en çok etkileyenlerden biriydi.. İnsanlar ölüm tarihlerini bilselerdi ne olurdu? Yada asla ölmeyeceklerini bilseler ne olurdu? Kitapta bu ve fazlası pek çok ölümle ilgili soruya yanıt verilmiş. Elbette hepsi de birer öykü niteliğinde. Bana yukarıdaki tüm bu hisleri yaşatan, fark ettiren bir kitaptı. İçinde ölümün yer aldığı bir öykü kitabından bu kadar keyif alacağımı kimi yerde güleceğimi hayal bile edemezdim. Hep aklımdan geçen sorularla dalga geçmiş, yok artık dedirten incecik bir kitap. Gene ufkumu açtığın için teşekkür ederim David Eagleman.
Dizinin adı “If I Hadn’t Met You”. Ben film olduğunu sanarak izlemeye başladım. Ancak şimdilerde çok sardı, merakla izliyorum. Şöyle ki, size tıpkı yukarıda bahsettiğim “The Choices” oyunundaki gibi kaderinizden kaçamazsınız ama seçim yapabilirsiniz. Peki ya her seçiminizle farklı dünya hatta dünyalar yaratmış olsaydınız? Dizi David Eagleman’ın kitabındaki öykülere de çok benziyor. Ölüm korkulacak, ertelenecek ve kaçılacak bir şey mi? İzleyin, okuyun ve deneyimleyin derim.
Uzun bir süreçti, farklı yanlarımı farklı zamanlarda iyileştirebildim. Yeni yaralar da aldım, eskilerini kapatırken. Bazı savaşlardan yarasız çıktım, daha önceki yaralarım sızladı sadece. Bazen isyan ettim, daha eskilerini kapatamadan yeni yaralarımla uğraştığım için; artık yara almaktan usandığım için, yaralanmak istemediğim için. Haklı değil miyim ? Sürekli üzülmeyi kim ister ki ?
Öncelikle şunu kabullendim: Benden başka kimse yaralarımı sarmayacak, gelip de merhamet etmeyecek. Sonra, yol dikenliyse şort giymeyeceksin yada illa giyeceksen de yaralarından yakınmayacaksın.
Oklar ince de olsa batarmış!
“Bütün bunları aklım almıyor, ama kalbime sığıyor.” LÂ sonsuzluk hecesi
Aylarca psikoloğuma geldim, gittim; geldim ve gittim. Her seferinde daha da rahatladım, artık bu dünya üzerinde beni anlayan, bana güvenen, beni dinleyen, bana inanan bir canlı vardı! Haklı yada haksız beni yargılamadan, bir sınıflandırmaya ya da kıyasa sokmayan biri vardı! Onunla tüm yüklerimi paylaştım, paylaştıkça da rahatladım. Ağlamadığım bir seans benim için iyi geçmiş sayılıyordu. Her seferinde teşekkür ederek ayrılıyordum. Kimseyi değil en çok onu, aslında kendimi dinlemeye başladım. Fark ettim ki yapabilirim, başarabilirim, bu yüklerden sonunda kurtulabilmenin bir yolu var!
“ Evet mümkün aynı anda sevmek ve nefret etmek aynısını yapıyorum her gün kendime.” Rupi Kaur, Güneş ve Onun Çiçekleri
Tüm yollar, tüm cevaplar hep tek bir kapıya çıkıyordu o da “Kendini sev!”. Her seferinde “Gerek yok!” diyip geçiştirdim. Sonunda bana bunu göstermenin başka bir yolunu buldu psikoloğum ve dedi ki: “Bari kendini cezalandırmayı bırak!”. “Yok artık, o da ne demek? Kendimi niye cezalandırayım ?”. Ama öyleydi işte, yaptığım tam olarak da buydu, başıma gelen kötü olayları hak ettiğimi düşünüyordum. Layık olduğum şey acı çekmemdi, kötü ve lanet biriydim. Dövülmeyi, hakarete uğramayı; bağırılmayı, sevilmemeyi hak ediyordum. En ufak hatamda da kendimi en acımasız şekilde cezalandırıyordum. Nasıl mı ?
Bedeli ödemesi gereken “beden” miydi? Cezalar onu dizginlemek için yeterli mi? Zulüm çektikçe beden rahatlar, kurtılur mu ağırlıklarından? Ne kadarı yeterli? Dur noktası ne ?
Soğuk havada önüm açık, donarak yürürdüm. Hasta olunca da ilaç almaz, doktora gitmez, iyileşene dek ağlardım.
İşimde fazla mesaiye kalmaya, maaştaki kesintilere, yapılan mobinglere ses çıkartmazdım. Onun yerine sanki suçlu benmişcesine eve uykusuz, aç gider ertesi gün işe yorgun, uykusuz ve yarı baygın giderdim.
Toplu taşımalarda etrafa sataşır, ya da kavgalara karışırdım.
Yağmurlu, soğuk havalarda taksiye bineceğim yerlerde inatla yürürdüm ve buz kesmiş halde eve varmış olurdum.
Peki neden?
Var olduğumu hissetmek, yaşadığımı anlamak, varlığımın değerinin farkına varmak.
Yaşadığımı böyle hissediyordum da ondan. Ancak ve ancak canımın acıdığını farkettiğimde ya da yeterince acı çektiğimi düşündüğümde duruyordum. Böyle anlarda acı eşiğim o kadar yükselirdi ki, bedenim bana uyarılar vermeye başladığında bile dikkate almazdım. Yaşadığımı hissettiğim anlar acı duyduğum anlardı. Diğer zamanlarda zaten bir boşluk ve kaos hakimdi. Haliyle kendine acı, merhamet göstermeyen birine başkaları neden ve nasıl iyi davransın, sevsin ?
Şimdi tekrar çözüme geri dönelim, kendini sevmek. Nedir bu kendini sev, say mevzuları? Kendini sevmek kendini yüceltmek ve üstün görmek mi? Ya da kendine iyi davranmak mı, her sabah aynaya bakıp aynadaki yansımaya gülümsemek mi? Bunun için farklı yolları denedim, denedim, denedim. En sonunda kendimce bir yol çizdim ve yavaş yavaş kendimi sevmeye başladım. (Daha önceki ‘Serüven 3: Kabullenmek’ yazımda bundan detaylı olarak bahsetmiştim. Dilersen o yazıma da göz atabilirsin.) Ancak benim değinmek istediğim konu nasıl olacağından çok bu konunun neden önemli olduğu. Madde madde değinelim mi?
Örneğin burnunu beğenmiyorsun. Her aynaya baktığında bundan sebep nasıl canın sıkılır değil mi? Peki ya sevsen? Böyle bir sorun bile olmayacak. Bir de başkalarından da burnunla ilgili olumsuz bir şey duyduğunda üzülüyorsun ya sevsen gülüp geçer, onlara konuşulacak konu bile bırakmazdın.
Senin sevmediğini bir başkasının sevmesini neden bekliyorsun ? Aslında tam da senin istediğini yapıyorlar işte, senin sevmediğini onlarda sevmiyorlar, hayır başka ne yapsınlar? Sen sevsen onlara da sevdirirsin belki ?
Hep duyarsın ya ‘Babana çekmişsin!’, yada ‘Aynı annen gibisin!’. Ya DNA sarmalının yarısı anneden yarısı babadan, bize verilen bu özelliklerin hangisini seversek güçlenir, sevmez düzeltirsek azalır ama varolmaya devam eder. Var olan bir şeyi nasıl yok edebilirsin ? Ya anneme ya babama benzemiyorum, ikisinden de bir şeyler alıp istediğim yönümü de istediğim şekilde güçlendiriyorum. Bu bir yolculuk, kendine doğru bir keşif! Bir yanımı nasıl olur da inkar edebilirim ? Bir yanımı nasıl olur da sevemem? Vazgeçin ayrıştırmaktan. Anımsatabilirim ama ben yep yeni bir hikaye yazıyorum!
Şimdi gelelim yukarıdaki maddelerle neyi anlatmak istediğime… Öncelikle elbette kendinde sevdiğin ya da sevmediğin, güçlü yada güçsüz yanların olacak. Bu çok doğal değil mi? Sen iki farklı insanın bir araya gelip çıkardığı bir ürünsün, günümüzdeki teknoloji göz ve saç rengini belirlemeye başlamış olabilir, bazı hastalıklı genleri yok etmeye başlamış olabilir ancak, hala daha karakteristik özelliklerimizin seçilimleri tamamiyle birer şans.
“Şans, rastlantıları doğru kullanma yeteneğinden başka bir şey değildir.” Jeanette Winterson, Tutku
Kendinde sevmediğin bazı özellikler var ve artık bu yanların büyük oranda da kendinden nefret etmene neden oluyor. Belki anneni yada babanı sevmiyorsun. Ya da ikisinden birinden gelen bir alışkanlıktan ötürü hayatın hep zorlaşıyor. Önce onları değiştirmeyi denedin, olmadı kendini değiştirmeyi deniyorsun ama olmuyor. Beğenmediğin yönlerin yüzünden kendinden nefret ediyorsun. Peki bu yönlerini kötü bulma nedenin ne? Bunu sana söyleyen başkaları mı yoksa kendi iç sesin mi ? Bunu öğrenmenin tek yolu var, o da denemek!
Okulda anlatılanlar başkaydı. Sisteme karışmamışların öğrencileriyiz. Okul dışına çıkmamışların eserleriyiz.
Vazgeçmeni, değiştirmeni istedikleri yönlerini düşün, acaba haklılar mı yoksa sadece boş mu konuşuyorlar, daha da önemlisi bir de sözün geldiği kişiye bak. Hatta en güzeli kimsenin dediklerini bu kadar önemsememek olurdu.. Ama kalbi yorgun bizim gibiler için bu bazen zorlu olabiliyor, güvenmek ve inanmak isteyebiliyoruz. O yüzden yavaş ama emin adımlarla tek tek çözümleyelerek gidelim, olur mu? Hedef: “kendini sevmek”, “kendine değer vermek”, “kendini anlamak”, yani en basitçe hedefinin yalnız ve çok yalınca”KENDİN” olması yeterli.
İyileşmek uzun bir süreç, bunda anlaşalım. 🙂 Etkisini hemen göstermeyen ama iyi gelen, seni sana, özüne ulaştıran bir süreç. Ne kadar keyifli olduğunu denemeden bilemezsin. Kendimle ilgili her yeni keşfimde yaşadığım mutluluk ve tatmini sana anlatamam! Ancak gözlerimden yansımasını görebilirsin! Değiş, farklı ol demiyorum, ama kendini, özünü bir dinle diyorum! Bu sebeple başkalarının yolları sana uymayacaktır, başkalarının yaptıkları sende işe yaramayabilir. Kimi sessizlikte, kimi seste kendini bulur. Mesela sana meditasyon, başkasına ses terapisi iyi gelmesi gibi…
Sana çok basit bir örnek vereceğim: Annem yıllarca saçımı sarıya boyattırdı durdu. Evet, boyattırdı diyorum çünki boyatmadığım zamanlarda gelip bana” Ayy ne kadar çirkin ve bakımsız olmuşsun, nerede o güzel sarı saçların?” Derdi. Peki neden biliyor musun? Ben çocukken liseye kadar saçlarım sapsarıydı ve annem benim o saçlarımla övünür dururdu da ondan. Ancak son 7 yıldır saçlarımı boyatmıyorum ve çevremdekiler beni böyle de çok beğeniyorlar. Hatta saçlarıma beyazlarda geldi, hala boyatmıyorum çünki böyle güzel olduğumu düşünüyorum ve etrafımdan da aynı şekilde pozitif yorumlar alıyorum. Sen de kendini, yaşamında ilk sıraya almalısın. Sen ne yapmaktan hoşlanırsın? Nasıl biri olmaktan, nasıl giyinmekten, nasıl davranmak ve konuşmaktan hoşlanıyorsun?
“… duygusal bütünlüğümüzü toplumsal kabul için feda ediyoruz.” Yong Kang Chan, Sevebilmek
İyileşmek, iyi olmak için kendinden başka yardım edecek kimsen yok, bunda da anlaşalım. Yani diğer tüm insan ve etkenler sana hizmet için varlar, eğer sen kötü bir yöneticiysen kadrondaki elemanların da vasat ve başarısız olacaklar, ama sen iyi bir yöneticiysen herkes seninle çalışmaktan keyif alacak ve senin destekçilerin olacaktır. Yönetmeyi bilmezsen yönetilirsin, bu süreçte kendi yönetimini eline alıp tarama, temizlik ve tazelik dediğim yeni sürecine başlayabilirsin. 1.Tarama: sana zarar veren, seni sana sürekli kötüleyenlenleri bir listele bakalım kim bunlar, senin hayatında nasıl bir yere ve öneme sahipler? 2.Temizlik: bu kan emicileri hayatından teker teker çıkart ve yerine yeni kan emiciler almaktan da kaçın. 3.Tazelik: sana iyi gelen, kendin gibi, sana değer veren insanlarla yeni başlangıçlar yapmak.
Denemekte vazgeçmeyip çizmeye devam ettim. Yıl: 2002
Denedikçe göreceksin ki, kendini sevmek de iyileşmek de zor şeyler değil. Asıl sorun sana bu süreci yaşatmayan, izin vermeyen insan ve çevresel etkenlerde. Senin tek suçun yönetimi onların eline vermiş olman, bu yönünü düzelttiğinde her şey olması gerektiği gibi olmaya başlayacak. Önceleri yaşadığın deneyimleri şans, sihir olarak tanımlayabilirsin ama aslında, gerçek olan tek şey senin içindeki o güç! Kendini sevme, değer verme ve önemsemenle birlikte gelen o “sevgi”.
“Kendi arzuladığımız kişi değiliz. Toplumun talep ettiği kişiyiz. Anne babamızın istediği kişiyiz. (…) İşte bu yüzden en iyi yönlerimizi bastırırız.” Paulo Coelho, Aldatmak
Benim iyileşme serüvenim neredeyse tamamlandı, kendimi eskisinden de daha güçlü, huzurlu, sağlıklı ve anlamlı hissediyorum. Daha da önemlisi insanlar bendeki bu değişimi fark edip; çevremde olmaktan, benimle zaman geçirmekten tekrar keyif almaya başladılar. Karşılıklı huzur ve değer gördüğümüz ortak bir paylaşımı deneyimlemek gerçekten zamanımızı daha da anlamlı kılıyor. Buna değer! Kendim için aldığım tüm risklere, başkaldırmalara değer! İyi ki iyileşmek için bu kadar yol kat edip, kendimi yeniden sevmeyi seçmişim! Kimse için değil kendim için savaştım, kendim için bir şeyler yaptım!
Yalnız değilsin, sen de yapabilirsin! Kendinle ilgili sevmediğin, değer vermediğin tüm o yanlarına/yanına şimdi lütfen bir daha bak! Gerçekten sevilmemeye, ötekileştirilmeye değer mi? Yoksa kocaman bir adım atıp; kendini olduğun gibi kabul etmek için, iyileşmek için bir şeyler yapmanın vakti geldi mi?
To provide the best experiences, we use technologies like cookies to store and/or access device information. Consenting to these technologies will allow us to process data such as browsing behavior or unique IDs on this site. Not consenting or withdrawing consent, may adversely affect certain features and functions.
Functional
Her zaman aktif
The technical storage or access is strictly necessary for the legitimate purpose of enabling the use of a specific service explicitly requested by the subscriber or user, or for the sole purpose of carrying out the transmission of a communication over an electronic communications network.
Preferences
The technical storage or access is necessary for the legitimate purpose of storing preferences that are not requested by the subscriber or user.
Statistics
The technical storage or access that is used exclusively for statistical purposes.The technical storage or access that is used exclusively for anonymous statistical purposes. Without a subpoena, voluntary compliance on the part of your Internet Service Provider, or additional records from a third party, information stored or retrieved for this purpose alone cannot usually be used to identify you.
Marketing
The technical storage or access is required to create user profiles to send advertising, or to track the user on a website or across several websites for similar marketing purposes.