Nasıl seversin? Tuzlu mu Tatlı mı?

Bugün öğrendim ki her insanın sevme şekli birbirinden farklıdır.

Nasıl mı? Gel, anlatayım.

A. Ben bir insanı neden severim ya da sevmem?

Sevebilmem için: onunla konuşabilmem, tartışabilmem ve paylaşabilmem yeterlidir. Yani benimle aynı ya da benzer sınıftan, statüde ve yaklaşımda olması onu sevilebilir kılar. Bunu sağlamayan insanları da doğal olarak sevmiyorum.

B. Arkadaşım bir insanı neden sever ya da sevmez?

Sevebilmek için: o kişinin ruhunun güzel olması ve kalbine dokunması gerekir. Bunu sağlamayan kişilerden nefret etmez; ancak hayatında da tutmayı istemez. Bir kişinin ruhu güzel olabilir ve bazı kötü alışkanlıkları ya da bağımlılıkları olabilir. Bu durum, onu sevmesi için bir engel değildir.

Farkımız ne?

Benim sevme denklemime göre, kötü alışkanlığı ya da bağımlılığı olan bir bireyle paylaşım ve sohbet açısından bir ilerleme gösteremeyeceğimiz için onu sevme şansım yoktur. Ancak, arkadaşımın denkleminde bu böyle değil.

Onun sevgi denklemine göre, arkadaşı her ne kadar bağımlı olsa da aynı zamanda aç

insanları doyuran, güzel bir kalbi olan biridir. Bu da onu sevmesini ve kalbinde yer açmasını sağlar. Bağımlılığına rağmen ruhundaki güzellikleri yok saymaz; ona farklı bir açıdan yaklaşır.
Sevgisini katmanlara ayırır.

Bende “x+y=sevgi” iken onda “z+t=sevgi” demekti. Matematiksel olarak bu mümkün değil!

O hâlde sevginin bir denklemi yok mu?

Her bireydeki sevmenin tanımı ve şekli farklı mı?

Bana öğretilen sınıf, statü ve paylaşım denklemi  hatalı mı?

Kendi denklemimdeki sıkıntıya gelecek olursam: bu denklemi yakalamak çok zor, devamlılığı da neredeyse imkânsız. Bu durum, uzun vadede ilişki kurmamı zorlaştırıyor ve kafamı karıştırıyor. Örneğin; önündeki altın tabağı elinin tersiyle iten ve hayatını (bana göre) mantıksız bir yönde yöneten biriyle uzun süreli arkadaş olamadığım gibi, ona olan sevgimi ve saygımı da yitiriyorum. Peki, aynı durum da ben olursam ne olacak? 🙂

İnsanları sevme biçimimiz, aynı zamanda kendimize dair önemli ipuçları da verir.

Arkadaşımın denkleminin güzelliği ise şöyle: sevmek için yaptığı denklemin bir sağlamasını alıyor olması. 🙂 O, karşısındaki insanı katmanlarına ayırarak görebiliyor. Hemen açıklıyorum! Birini sevmek için kurduğu denkleme göre kişinin ruhunun güzel olması, kalbine dokunması gerekiyor ve ilişkisi boyunca da bunu zaman zaman karşı taraftan teyidini alıyor. Eğer ruhunda bir kötülük sezer ya da artık bu kişinin kalbine dokunmadığını hissederse sevgisi azalıyor. Burada da “katmanlara ayırma yöntemi” devreye girerek yeniden bir analiz yapıyor. Sonuç olarak, kişilerle arası bozulmadan, kalplerini de kırmadan kendisine artık iyi gelmeyen bu bireyle arasına bir mesafe koyuyor; ancak arkadaşlığını da tamamen kesmiyor. Harika değil mi?

Lisede Matematik sınavlarında bazen belirtilen denklem üzerinden verilen yanıt puan alırken, bazen de hangi denklemle çözdüğün önemsiz sadece sonuca bakılırdı.

 


Ben nasıl sevdim ve neden böyle sevdim?

Ben sevmeyi kendi kendime öğrendim. En iyi bildiğim yol olan analiz ve sentezle.  Ancak şimdi bu tek ve keskin yöntemin neden işlemediğini anlıyorum.

Çünkü:

  • Sevmek ve sevebilmek için tek bir yöntem yokmuş.
  • Sevsen bile gözlemlemeyi bırakmamalı, arada sağlamasını yapmalıymış.
  • Sevmek kalpten gelen bir duygu ancak mantığınla da buluşan bir harmonide olmalıymış.
  • Kendini güvende hissetmediğin birini sevmeye devam edebilir ancak yaşamında tutmamayı tercih edebilirmişsin.
  • Sevmenin köşeleri keskin değilmiş.
  • İnsanları aldıkları kararlara göre değil, bu kararların sende yarattığı etkilere göre değerlendirmek gerekirmiş.

Peki arkadaşımın sevme şekli neden beni bu kadar şaşırttı ve etkiledi?

Çünkü artık ilişkilerimin (iş, arkadaş, sevgili, aile, vb. gibi) neden kısa sürdüğü anladım. Bana göre yıllar sonra ortak bir konu konuşamadığım biriyle arkadaş kalamaz ve onu sevmem de mümkün olmazdı.

Oysa onca güzel geçen zamanı neden ve nasıl çöpe attım? Bu kadar keskin ve yargılı olmam neye yaradı? Kendimi korumak için miydi, yoksa karşımdaki insandaki güzeli görmeyi bıraktığım için mi?

 


Peki, gerçekte sorun neydi?

Benim denklemimde “sağlama” kısmı eksik kalmıştı, bunu akıl edememiştim. Onlardaki beni de yok sayarak hayatlarından çıktım ve bir daha dönmedim.

Beni ne kadar sevdiklerinin bir önemi olmadı; çünkü onları görmedim duymadım ve dinlemedim. Bunca zaman da sevilmediğimi düşünerek kendime eziyet ettim. Oysa gerçek şuydu:

insanlar beni, benim istediğim şekilde ve büyüklükte sevmiyordu. Ben de onları , sevmeye dair kurduğum denkleme uymadıkları için hayatımdan çıkarmış ya da gitmelerine izin vermiştim. 


Peki, şimdilerde/2025 yılında bu durum nasıl?

Şimdilerdeyse yaşamımdaki insanları önce:

  • oldukları gibi kabul ediyorum,
  • bana ve hayatıma etkilerine bakıyorum,
  • onlara iyi gelmeye özen gösteriyorum,
  • hayatlarında olmama izin verdikleri kadar var oluyorum,
  • hemen vazgeçmiyorum,
  • duygularımdan haberdar olmalarını sağlıyorum.

Sonuç olarak da “benimle aynı fikirde olmak” ya da “benim normlarıma uymak” zorunda olmadıklarını kendime sürekli tekrar ederek bu sağlıksız düşünceden uzaklaşıyorum.

 


Peki, Nasıl başladı ve nasıl gidiyor?

Bu dönüşüm, manipülatif ve kontrolcü bir aile ortamından uzaklaşmamla başladı. Başlarda hiç kolay olmadı. Yaptıklarımın “iyilik” adı altında gözüken, gerçekteyse karşımdakini ve ilişkiyi “kontrol altında tutmak” olduğunu; böylece kendimi güvende hissetmemi sağladığını anladığımdan beri bu düşüncelerden uzak duruyorum.

Bugünse çevremde güzel insanlar var. Bu yolda kalmam için bazen öncü bazen de destek oluyorlar. Sabır, anlayış ve tolerans gibi kelimeler benim için çok yeni bir dil, bambaşka bir dünya. 

Anlamları ve tanımlamalarıyla kendimi ve arkadaşlarımı sevmesini yeniden öğreniyorum. Nefret etmek ve uzaklaşmak kolay. Ama uzun vadede ağır bir yük. Arada bir kendime şu soruları soruyorum: “Kaç insandan ve ne kadar süre nefret edebilirsin?”, “Bu duyguyu nereye kadar taşıyabilirsin?” ve verdiğim cevaplar eskiye dönmemi engelliyor.

Sonuç olarak benim için artık şöyle bir dünya var:

Hayattaki her şeyi kontrol etmeye çalışmak, kendini Allah’ın yerine koymaya çalışmaktır. Bu mümkün olmadığında ise insan ruhuna ve bedenine zarar verir. Kontrol bağımlılığı: aynı illüzyonu sabit şekilde tutmaya çalışmaya benzer. Kaybettiğinde ise … dünyan başına yıkılır.

Oysa çok sevdiğin filmin de dediği gibi “La Vita è Bella” yani HAYAT GÜZELDİR!

İnsanların beni ne kadar, nasıl ve neden sevdiğini kontrol edemem.

Kontrol edebileceğim tek şey tepkilerim.

Buna gücüm var. Ve bugün için bu, bana yeter.

Deniz ve onunla yaşam

Karada

Çocukken çevremde değer gören, sevilen arkadaşlarım ya derslerinde çok başarılı olanlar ya da çok güzel/ yakışıklı olanlardı. Bendeyse ikisinden de yoktu. Gözümde kocaman gözlüğüm, ensemde toplanmış saçlarım vardı. Derslerden bir haberdim ve genelde hep hayal aleminde yani kendi dünyamda yaşardım.

Halk oyunları, bale, voleybol, basketbol, edebiyat, kayak, tenis, masa tenisi, koşu, dans, flüt, koro, resim, seramik… Hepsini denedim. Kimi zaman seçilemedim, kimi zaman zaman kibarca çıkarıldım, kimi zaman da kendim bıraktım. Denedikçe eksik, denedikçe daha da görünmez hissettim. Hiç biri bana devam etmem için gereken o hissi vermiyordu. 

Derslerde de başarılı olduğum söylenemezdi. Okul hayatım tam bir işkenceydi.

Denizde

Yüzmeyi öğrenmek için gittiğim kursa artık ileri seviyede eğitimle devam ediyordum. Kursta benden büyük erkekleri yarışlarda geride bırakıyordum. Bu nedenle şevklerini kırdığım gerekçesiyle uyarıldım. Arada bir beni yenmelerine de izin veriyordum. Yüzme dersleri çok güzel gidiyordu. Bir gün okulda sınıf öğretmenimiz yüzme yarışmalarına katılmak isteyenlerin el kaldırmasını istedi. İlk defa kendi rızamla el kaldırdım ama seçilmedim. Yerime Kayra seçildi. Öğretmene neden beni seçmediğini sorduğumda benim Kayra kadar iyi yüzebileceğimi düşünmediğini söyledi. Nereden biliyordu ki? Benimle yarışmamıştı bile!

Başarısızlıklarımdan ötürü ne arkadaş çevremde, ne ailemde, ne de öğretmenlerim arasında saygı ve sevgi görmüyordum. Onlara göre hiç bir şeyi yeterince denemiyordum, hep kendi dünyamda kayboluyordum.

Sorun değildi çünkü bunları duymaya alışmıştım. Bir an önce yaz tatilinin gelmesini bekler, kendimi suya atıncaya dek anneme katlanır, sonrasında da tüm bunları unuturdum.

Denizle her buluşmamda onun da beni özlediğini, her dalışımda benimle kucaklaştığını hissederdim. Deniz beni olduğum gibi karşılardı. Zihnimi sakinleştirir, beni kendi dünyasının içine çekerdi. Her koyda başka bir hikayem, başka bir ben olurdu. Kahramanlar, izleyiciler, yargılar yoktu yalnızca deniz ve altındaki hikayeler vardı.

Onunlayken beceriksiz, başarısız, yalancı, uyuşuk, çirkin ya da fakir değildim. Onunlayken “Ben” yoktum, yalnızca o ve bana sunduğu başka bir dünya vardı. Ben yalnızca izleyiciydim, sessizce bunlara tanıklık ediyordum.

Bana yokluğumda ne yaptığımı sormaz, karadaki hayatımla zerre ilgilenmezdi. Yalnızca dalgalarında zıplamalarımı izler, dalışlarımda bana kalbimi dinletirdi.

Denizde yüzerken, kafamda hiç bir şey olmazdı. Bazen ağlar, çığlıklar atar, yumruklar savururdum elbette. Hepsini de gizlerdi denizim. Hepsinde de beni anlar, kucaklar, sarar, dinler. Sonra bir balık ya da dalga gönderir ve yeniden benimle oynamaya devam ederdi. Ben de onun dünyasında daha çok kalır, hikayelerini daha çok dinler, onu izlemeye devam ederdim.

Sonrası

Böyle 15 yılım geçti. Her yaz koşarak gittiğim arkadaşım denizle yılın 4 ayı birlikte pek çok anı biriktirdik.

Sonra bir anda tüm bunlara elveda demek zorunda kaldım, teknemizin denizdeki süresi dolmuştu. Denizle vedalaşmadım, yeniden ama farklı bir şekilde kavuşacağımızı düşünmüştüm.

Karada geçen 22 yılıma rağmen buranın kaosuna, acımasızlığına hala alışamadım. Hala tek bir başarım yok, olduğum yerde ancak farklı bir görünümde gibiyim. İçimdeki boşluk dolmuyor. Yıldız falımda bana “sende hiç ateş elementi yok” denilmişti. Denizde ateş ne arar zaten?

Yıllarca denizden ve bu duygulardan ayrı kaldım. Göz yaşlarımı toplasak bir deniz suyu eder miydi? Oysaki ben denizden ve denizde olmaktan çok şey öğrendim.

Şimdi

Şimdilerdeyse çok sessiz deniz, onu bıraktığımdan beri çok değişmiş. Belki de beni henüz tanımamıştır. Ya da acaba bana küstü mü, saklanıyor mu bilemiyorum. Onun sesini duymayı çok özledim.

Denizin karaya çok nadir taşmasını da  şimdi anlıyorum.

Karada olduğum bunca yıldan sonra kendime soruyorum, neyi başarmak zorundaydım? Sadece var olmam yeterli değil miydi? Nerelere gelmem gerekiyor da gelemediğim için mutsuzum?

Ben yaşamayı anlayamadım, sen bana anlat. Nedir yaşamak? Var olmak neden yeterli değil?

Oysaki deniz bana, gözlemci olmayı, beklemeyi, saygı duymayı, dinlemesini, meraklı olmayı, sakinliği, paylaşmayı, güzellikleri, yenilikleri, şaşırmayı, beklemeyi en önemlisiyse kendimi sevmesini öğretti. 

Ben karadaki beni sevmedim, sevemedim. Denize dönmek istiyorum, oradaki anlarımda kalmak… Denizin sesiyle uyumak, uzanmak ve dinlenmek istiyorum.

Yoksa gene hayallere mi kapıldım, sen söyle denizim?

Serüven 8.2: Ne dilediğini biliyor musun?

Kendini sevebilmek için, kendinle zaman geçirmen, keşfetmen yani: “yalnız kalman” gerekir. Peki ya neden ? Kendime olan sevgimi aldığım maaşın miktarı, bedenimin şekli yada çevremdeki insanların sayısı ile ölçemez miyim ?

Her yıl, her ay, her gün dileğim kendimi sevebilmek, değer vermek ve bunları yapabilme kabiliyetini edinmekti.

Hani bir laf vardır ya, hiç kimse yoksa bile yanında “O” vardır. İşte “O” diye tanımladığımız aslında kendi benliğiniz. Bunu ister Tanrı ile buluşma ister kendinizle tanışma olarak yorumlayın, mevzu anlamaya çalışmak! Hiç tanımadığınız, zaman ayırmadığınız, dinlemediğiniz bir canlıyı sevebilir misiniz? Elbette, kocaman bir HAYIR!

Neyse, ben her gün Tanrı’dan kendimi sevmem için yardım etmesini diledim ve O’da her gün beni daha da yalnızlaştırdı. İlk başlarda dileğimle yalnızlaşmam arasındaki bağı anlayamadım, çünkü kendimi sevmem için başkalarına, başarı hikayelerine, güzelleşmeme yani mükemmele en yakın bir birey olmaya, herkes tarafından kabullenilmeye ihtiyacım vardı. Tüm bunları yaparken yavaş yavaş kendime olan sevgimin de ortaya çıkacağını umuyordum. Ama tüm bu denemelerim boşa kürek çekmekten öteye gitmiyordu. Bir zaman sonra ne çevremdekilerin beni sevmesini sağlayabildim, ne de kendimi sevmekle ilgili bir arpa boyu yol kat edebildim. Ben de işi zamana bıraktım.

“Hayat hayatı çeker.” Simyacı

Sıradan bir akşam evimde otururken kendi başıma başardıklarımı, gerçekleşen hayallerimi düşünmeye başladım. Ancak kendimi, tüm bunları paylaşacak birinin olmamasına üzülür hatta acır halde buldum. Başladım söylenmeye, aileme, çevremdekilere, neden en güzel anımı paylaşacağım bir kişi bile yoktu? Neden paylaşmak istediğim bir kişiye bile ulaşamamıştım ? Bu haksızlıktı! Ben onların hep yanındaydım ama onlar beni yalnız bırakmışlardı. Gözlerim şişene kadar ağladım, karanlıkta oturup kendime acıdım, birine anlatamadıktan sonra başarmanın anlamı kalmamıştı. Ancak yüreğim buna inanmadı.

“Seçeceğiniz yol sizi her zaman mutlu yapmayabilir; zaten hayatın her anında mutluluk aramak başlı başına bir mutsuzluk halidir. Önemli olan izini takip ettiğiniz yolda kendi bıraktığınız izi sevip sevmediğinizdir.” Saffet Emre Tonguç

Koltuğa geçip oturdum ve en sonunda O’nun ne yapmaya çalıştığını anladım: beni en başından beri kendimle baş başa bırakmaya çalışıyordu! Ürperdim. Yalnız yaşıyordum ama gerçek anlamda kendimle olmanın ne olduğunu daha önce hiç keşfetmemiştim. Bunun anlamı aslında yapmaktan zaten keyif aldığım o değerli anlardı: köpeğimle Polonezköy’de açık büfe kahvaltıya gitmek ve sonrasında yürüyüşe çıkmak, sahilde tek başıma paten yapmam, köpeğime sımsıkı sarılıp uyumak, kahvemi alıp kitabımı okumam, müziğimi açıp dans etmem, .. bunun gibi bir çok kısa yada uzun, başka başka şeyler.

“İnsan gereğinden çok konuşarak da, gereğinden çok susarak da günah işleyebilir. (…)” Gülün Adı – Umberto ECO

O anda tüm bunlar ve daha fazlası gözümün önünden geçti ve fark ettim ki aslında dileğim kabul olmaya başlamıştı ama ben inatla bunu anlamakta güçlük çekmiştim. Tekrar etmem gerekirse özetle durum şu: nasıl ki yeni birini tanımak, anlamak, çözmek için onunla zaman geçirmeye ihtiyacın var ise aynı şey “senin” için de geçerli. Kendinle zaman geçirip onu anlayabilmen için yalnız kalıp ona kulak vermen, öncelik vermen, değer vermen ve YALNIZ olman gerekiyor. Bunu yapmaya cesarettin var ise seni harika bir serüven bekliyor! Kimsenin gitmediği, daha önce kimsenin bakmadığı yeni bir sen keşfedeceksin. En önemlisiyse her şeyi olduğu gibi kabullenmeyi öğreneceksin, çünkü etrafında aksini söyleyecek kimse olmayacak! 🙂

Kendini sevebilmek, bağ kurabilmek için her insanın izleyeceği yol, yöntem ve materyaller birbirinden farklıdır. Mesela, ben öyle aynalarla, cümle tekrarlarıyla kendimi sevmeyi öğrenecek biri değilmişim. Bana daha somut ve kalpten gelen şeyler lazımdı, öyle de oldu!

Özetle bazen nereye varacağını bilmeden dilediğiniz o talepleriniz var ya: aslında hepsi bir şekilde gerçekleşiyor ama içindeyken yada beklediğiniz sürede gerçekleşmediği için unutabiliyor yada anlamayabiliyorsunuz. Şimdi tekrar soruyorum: sen ne dilediğini gerçekten de biliyor ve gerçekleşmesi için başına gelecekleri kabul ediyor musun ?

 

Serüven 5.2: İyileşme

Uzun bir süreçti, farklı yanlarımı farklı zamanlarda iyileştirebildim. Yeni yaralar da aldım, eskilerini kapatırken. Bazı savaşlardan yarasız çıktım, daha önceki yaralarım sızladı sadece. Bazen isyan ettim, daha eskilerini kapatamadan yeni yaralarımla uğraştığım için; artık yara almaktan usandığım için, yaralanmak istemediğim için. Haklı değil miyim ? Sürekli üzülmeyi kim ister ki ?

Öncelikle şunu kabullendim: Benden başka kimse yaralarımı sarmayacak, gelip de merhamet etmeyecek. Sonra, yol dikenliyse şort giymeyeceksin yada illa giyeceksen de yaralarından yakınmayacaksın.

Oklar ince de olsa batarmış!

“Bütün bunları aklım almıyor, ama kalbime sığıyor.” LÂ sonsuzluk hecesi

Aylarca psikoloğuma geldim, gittim; geldim ve gittim. Her seferinde daha da rahatladım, artık bu dünya üzerinde beni anlayan, bana güvenen, beni dinleyen, bana inanan bir canlı vardı! Haklı yada haksız beni yargılamadan, bir sınıflandırmaya ya da kıyasa sokmayan biri vardı! Onunla tüm yüklerimi paylaştım, paylaştıkça da rahatladım. Ağlamadığım bir seans benim için iyi geçmiş sayılıyordu. Her seferinde teşekkür ederek ayrılıyordum. Kimseyi değil en çok onu, aslında kendimi dinlemeye başladım. Fark ettim ki yapabilirim, başarabilirim, bu yüklerden sonunda kurtulabilmenin bir yolu var!

“ Evet mümkün aynı anda sevmek ve nefret etmek aynısını yapıyorum her gün kendime.” Rupi Kaur, Güneş ve Onun Çiçekleri

Tüm yollar, tüm cevaplar hep tek bir kapıya çıkıyordu o da “Kendini sev!”. Her seferinde “Gerek yok!” diyip geçiştirdim. Sonunda bana bunu göstermenin başka bir yolunu buldu psikoloğum ve dedi ki: “Bari kendini cezalandırmayı bırak!”. “Yok artık, o da ne demek? Kendimi niye cezalandırayım ?”. Ama öyleydi işte, yaptığım tam olarak da buydu, başıma gelen kötü olayları hak ettiğimi düşünüyordum. Layık olduğum şey acı çekmemdi, kötü ve lanet biriydim. Dövülmeyi, hakarete uğramayı; bağırılmayı, sevilmemeyi hak ediyordum. En ufak hatamda da kendimi en acımasız şekilde cezalandırıyordum. Nasıl mı ?

Bedeli ödemesi gereken “beden” miydi? Cezalar onu dizginlemek için yeterli mi? Zulüm çektikçe beden rahatlar, kurtılur mu ağırlıklarından? Ne kadarı yeterli? Dur noktası ne ?

Canımı yakan topuklu ayakkabılarımla merdiven inip çıkardım, canım acıdıkca sinirim de yatışırdı.

Soğuk havada önüm açık, donarak yürürdüm. Hasta olunca da ilaç almaz, doktora gitmez, iyileşene dek ağlardım.

İşimde fazla mesaiye kalmaya, maaştaki kesintilere, yapılan mobinglere ses çıkartmazdım. Onun yerine sanki suçlu benmişcesine eve uykusuz, aç gider ertesi gün işe yorgun, uykusuz ve yarı baygın giderdim.

Toplu taşımalarda etrafa sataşır, ya da kavgalara karışırdım.

Yağmurlu, soğuk havalarda taksiye bineceğim yerlerde inatla yürürdüm ve buz kesmiş halde eve varmış olurdum.

Peki neden?

Var olduğumu hissetmek, yaşadığımı anlamak, varlığımın değerinin farkına varmak.

Yaşadığımı böyle hissediyordum da ondan. Ancak ve ancak canımın acıdığını farkettiğimde ya da yeterince acı çektiğimi düşündüğümde duruyordum. Böyle anlarda acı eşiğim o kadar yükselirdi ki, bedenim bana uyarılar vermeye başladığında bile dikkate almazdım. Yaşadığımı hissettiğim anlar acı duyduğum anlardı. Diğer zamanlarda zaten bir boşluk ve kaos hakimdi. Haliyle kendine acı, merhamet göstermeyen birine başkaları neden ve nasıl iyi davransın, sevsin ?

“Yaşam yürekle kafanın dehlizlerindeki devletlerle savaşmaktır.” Knut Hamsun, Gizemler

Şimdi tekrar çözüme geri dönelim, kendini sevmek. Nedir bu kendini sev, say mevzuları? Kendini sevmek kendini yüceltmek ve üstün görmek mi? Ya da kendine iyi davranmak mı, her sabah aynaya bakıp aynadaki yansımaya gülümsemek mi? Bunun için farklı yolları denedim, denedim, denedim. En sonunda kendimce bir yol çizdim ve yavaş yavaş kendimi sevmeye başladım. (Daha önceki ‘Serüven 3: Kabullenmek’ yazımda bundan detaylı olarak bahsetmiştim. Dilersen o yazıma da göz atabilirsin.) Ancak benim değinmek istediğim konu nasıl olacağından çok bu konunun neden önemli olduğu. Madde madde değinelim mi?

Sende yetenek yok, çizmeyi bırak dediler. Yıl: 2001
  1. Örneğin burnunu beğenmiyorsun. Her aynaya baktığında bundan sebep nasıl canın sıkılır değil mi? Peki ya sevsen? Böyle bir sorun bile olmayacak. Bir de başkalarından da burnunla ilgili olumsuz bir şey duyduğunda üzülüyorsun ya sevsen gülüp geçer, onlara konuşulacak konu bile bırakmazdın.
  2. Senin sevmediğini bir başkasının sevmesini neden bekliyorsun ? Aslında tam da senin istediğini yapıyorlar işte, senin sevmediğini onlarda sevmiyorlar, hayır başka ne yapsınlar? Sen sevsen onlara da sevdirirsin belki ?
  3. Hep duyarsın ya ‘Babana çekmişsin!’, yada ‘Aynı annen gibisin!’. Ya DNA sarmalının yarısı anneden yarısı babadan, bize verilen bu özelliklerin hangisini seversek güçlenir, sevmez düzeltirsek azalır ama varolmaya devam eder. Var olan bir şeyi nasıl yok edebilirsin ? Ya anneme ya babama benzemiyorum, ikisinden de bir şeyler alıp istediğim yönümü de istediğim şekilde güçlendiriyorum. Bu bir yolculuk, kendine doğru bir keşif! Bir yanımı nasıl olur da inkar edebilirim ? Bir yanımı nasıl olur da sevemem? Vazgeçin ayrıştırmaktan. Anımsatabilirim ama ben yep yeni bir hikaye yazıyorum!

Şimdi gelelim yukarıdaki maddelerle neyi anlatmak istediğime… Öncelikle elbette kendinde sevdiğin ya da sevmediğin, güçlü yada güçsüz yanların olacak. Bu çok doğal değil mi? Sen iki farklı insanın bir araya gelip çıkardığı bir ürünsün, günümüzdeki teknoloji göz ve saç rengini belirlemeye başlamış olabilir, bazı hastalıklı genleri yok etmeye başlamış olabilir ancak, hala daha karakteristik özelliklerimizin seçilimleri tamamiyle birer şans.

“Şans, rastlantıları doğru kullanma yeteneğinden başka bir şey değildir.” Jeanette Winterson, Tutku

Kendinde sevmediğin bazı özellikler var ve artık bu yanların büyük oranda da kendinden nefret etmene neden oluyor. Belki anneni yada babanı sevmiyorsun. Ya da ikisinden birinden gelen bir alışkanlıktan ötürü hayatın hep zorlaşıyor. Önce onları değiştirmeyi denedin, olmadı kendini değiştirmeyi deniyorsun ama olmuyor. Beğenmediğin yönlerin yüzünden kendinden nefret ediyorsun. Peki bu yönlerini kötü bulma nedenin ne? Bunu sana söyleyen başkaları mı yoksa kendi iç sesin mi ? Bunu öğrenmenin tek yolu var, o da denemek!

Okulda anlatılanlar başkaydı. Sisteme karışmamışların öğrencileriyiz. Okul dışına çıkmamışların eserleriyiz.

Vazgeçmeni, değiştirmeni istedikleri yönlerini düşün, acaba haklılar mı yoksa sadece boş mu konuşuyorlar, daha da önemlisi bir de sözün geldiği kişiye bak. Hatta en güzeli kimsenin dediklerini bu kadar önemsememek olurdu.. Ama kalbi yorgun bizim gibiler için bu bazen zorlu olabiliyor, güvenmek ve inanmak isteyebiliyoruz. O yüzden yavaş ama emin adımlarla tek tek çözümleyelerek gidelim, olur mu? Hedef: “kendini sevmek”, “kendine değer vermek”, “kendini anlamak”, yani en basitçe hedefinin yalnız ve çok yalınca”KENDİN” olması yeterli.

İyileşmek uzun bir süreç, bunda anlaşalım. 🙂 Etkisini hemen göstermeyen ama iyi gelen, seni sana, özüne ulaştıran bir süreç. Ne kadar keyifli olduğunu denemeden bilemezsin. Kendimle ilgili her yeni keşfimde yaşadığım mutluluk ve tatmini sana anlatamam! Ancak gözlerimden yansımasını görebilirsin! Değiş, farklı ol demiyorum, ama kendini, özünü bir dinle diyorum! Bu sebeple başkalarının yolları sana uymayacaktır, başkalarının yaptıkları sende işe yaramayabilir. Kimi sessizlikte, kimi seste kendini bulur. Mesela sana meditasyon, başkasına ses terapisi iyi gelmesi gibi…

Sana çok basit bir örnek vereceğim: Annem yıllarca saçımı sarıya boyattırdı durdu. Evet, boyattırdı diyorum çünki boyatmadığım zamanlarda gelip bana” Ayy ne kadar çirkin ve bakımsız olmuşsun, nerede o güzel sarı saçların?” Derdi. Peki neden biliyor musun? Ben çocukken liseye kadar saçlarım sapsarıydı ve annem benim o saçlarımla övünür dururdu da ondan. Ancak son 7 yıldır saçlarımı boyatmıyorum ve çevremdekiler beni böyle de çok beğeniyorlar. Hatta saçlarıma beyazlarda geldi, hala boyatmıyorum çünki böyle güzel olduğumu düşünüyorum ve etrafımdan da aynı şekilde pozitif yorumlar alıyorum. Sen de kendini, yaşamında ilk sıraya almalısın. Sen ne yapmaktan hoşlanırsın? Nasıl biri olmaktan, nasıl giyinmekten, nasıl davranmak ve konuşmaktan hoşlanıyorsun?

“… duygusal bütünlüğümüzü toplumsal kabul için feda ediyoruz.” Yong Kang Chan, Sevebilmek

İyileşmek, iyi olmak için kendinden başka yardım edecek kimsen yok, bunda da anlaşalım. Yani diğer tüm insan ve etkenler sana hizmet için varlar, eğer sen kötü bir yöneticiysen kadrondaki elemanların da vasat ve başarısız olacaklar, ama sen iyi bir yöneticiysen herkes seninle çalışmaktan keyif alacak ve senin destekçilerin olacaktır. Yönetmeyi bilmezsen yönetilirsin, bu süreçte kendi yönetimini eline alıp tarama, temizlik ve tazelik dediğim yeni sürecine başlayabilirsin.
1.Tarama: sana zarar veren, seni sana sürekli kötüleyenlenleri bir listele bakalım kim bunlar, senin hayatında nasıl bir yere ve öneme sahipler?
2.Temizlik: bu kan emicileri hayatından teker teker çıkart ve yerine yeni kan emiciler almaktan da kaçın.
3.Tazelik: sana iyi gelen, kendin gibi, sana değer veren insanlarla yeni başlangıçlar yapmak.

Denemekte vazgeçmeyip çizmeye devam ettim. Yıl: 2002

Denedikçe göreceksin ki, kendini sevmek de iyileşmek de zor şeyler değil. Asıl sorun sana bu süreci yaşatmayan, izin vermeyen insan ve çevresel etkenlerde. Senin tek suçun yönetimi onların eline vermiş olman, bu yönünü düzelttiğinde her şey olması gerektiği gibi olmaya başlayacak. Önceleri yaşadığın deneyimleri şans, sihir olarak tanımlayabilirsin ama aslında, gerçek olan tek şey senin içindeki o güç! Kendini sevme, değer verme ve önemsemenle birlikte gelen o “sevgi”.

“Kendi arzuladığımız kişi değiliz. Toplumun talep ettiği kişiyiz. Anne babamızın istediği kişiyiz. (…) İşte bu yüzden en iyi yönlerimizi bastırırız.” Paulo Coelho, Aldatmak

Benim iyileşme serüvenim neredeyse tamamlandı, kendimi eskisinden de daha güçlü, huzurlu, sağlıklı ve anlamlı hissediyorum. Daha da önemlisi insanlar bendeki bu değişimi fark edip; çevremde olmaktan, benimle zaman geçirmekten tekrar keyif almaya başladılar. Karşılıklı huzur ve değer gördüğümüz ortak bir paylaşımı deneyimlemek gerçekten zamanımızı daha da anlamlı kılıyor. Buna değer! Kendim için aldığım tüm risklere, başkaldırmalara değer! İyi ki iyileşmek için bu kadar yol kat edip, kendimi yeniden sevmeyi seçmişim! Kimse için değil kendim için savaştım, kendim için bir şeyler yaptım!

Yalnız değilsin, sen de yapabilirsin! Kendinle ilgili sevmediğin, değer vermediğin tüm o yanlarına/yanına şimdi lütfen bir daha bak! Gerçekten sevilmemeye, ötekileştirilmeye değer mi? Yoksa kocaman bir adım atıp; kendini olduğun gibi kabul etmek için, iyileşmek için bir şeyler yapmanın vakti geldi mi?

Geçip giden zamanı sen nasıl kaybetmek istersin?

Birine aşık olduğunda kaybetmeye de hazırsın demektir. Kendini kaybeder, asıl amaçlarından sapar aşkın kör ettiği gözlerinle karanlıkta amaçsızca dolaşır ama gene de gülümsersin.. 🙂

Birini sevdiğinde başka bir şeylerini kaybedersin, böylelikle yeniliklere açılırsın. O sırada kaybettiklerine üzülmeyecek kadar neşelisin. Kendinden ödün verirsin, işine geç gider, uykusuz kalırsın, atkını bir yerlerde unutur üşürsün.. Onu hatırlayınca gelen gülümseme, arkasından bir bir gelen imgelerle hızlanan kalp.. İşte ısındın ve gene düşlere daldın bile..

Love is Love.. Enjoy it

Aşıkken etrafında olanları kaçırırsın mesela, akıp giden zamanı fark etmezsin çünkü sence zaman çok ama çok hızlıdır (onunlayken) yada çok yavaştır (onsuzken) ama gene de gülümsersin 🙂 Biriktirdiğin anıları bir daha bir daha yaşar zamanı hızlandırmaya çalışırsın.. Ve özlem..

Sen fark etmeden etrafında ve kendinde oluşan kayıplara, değişimlere ne alışmak ne de onları yakalamak mümkün olur. En iyi arkadaşının nikahını, en sevdiğin filimi, en sevdiğin sanatçının konserini, hep yazılmak istediğin o dans kursunu, yurt dışına yapacağın şu planladığın gezini ve daha pek çoğunu bu aşk için, aşkın için ikinci plana atarsın, bazılarını da kaybedersin.. Kaybetmeyi kabullenmen gerek, hatırladın mı? Taşıdığın kocaman bir sevgi var elinde ya..

Peki ya o “Aşk” da giderse.. Ah gene sudan çıkmış bir balık daha, aman yakalanma başkasının oltasına! Dediysek de dinletemedik.. Gene geldi balık oltaya, yakalandı aşk hastalığına ve alalım hepsini en baştan bir daha bir daha..

İşte böylesine zararlı bir duygu durumunu gene de ve illa da neden tekrar yaşamak istiyorum? Neden seviyorum? Neden sevilmek istiyorum? Sevgi nedir? Neden ihtiyaç duyuyorum ? Hiç bilmiyorum.

Acaba geçip giden zamanları bir yerlerde bulabilir misiniz? 🙂