Serüven 6: Sınırlar ve Titreşim

30.09.2017 tarihinde telefonuma kaydettiğim bir nottan;

“Hak ettiğimizi sandığımız hayatı yaşarız.”The Persk of being Wallflower

“Ne yapmak istiyorum ve aslında Ne yapıyorum?”
Bu iki soru arasındaki balansı kurmaya çalışıyorum. Tam olarak zihnimde olup biten ise;  bu iki kıta arasında bir köprü ve altındaki nehirden de akıp giden düşüncelerim var, bir de oradan oraya koşturan postacı.. İşte tamda kendimi elinde bir zarfla oradan oraya koşturan o postacı gibi hissediyorum. Peki ne yapmak istiyorum?

  • Yeniden içten gülümseyebilmek, Arya ile çimenlerde deli gibi top koşturmak, Arya ile beraber spor yapabilmek, önemli biri olabilmek, önemsenmek, faydalı olabilmek hem kendime hem çevreme, araştırmak üretmek .. Sevilmek
  • Önümde; keyifle uğraştığım bir hobim, kendime kattığım yeni şeyler, zihnimi olumlu geliştiren, yaşamımda bana heyecan veren şeyler olsun istiyorum.. Kapıdaki minik iki kedi gibi.. Nefes alabildiğim, bana ait alanlarda zaman geçirmek istiyorum,
  • Kendi hikayemi yaşamak istiyorum.. Kendi yolumu çizmek istiyorum, kendimi bulmak, kendi yolculuğumu yapmak istiyorum.. Başkalarının düşünce ve yargılarından uzak.

“İhtiyacımız olan her şey içimizde var. Eğer dış uyaranlar olmazsa canımızın ne çektiğini bulacağız!” (TedTalks Müfit Can Saçıntı)

2017 de yazmışım, kimilerini başardım, kimileriyle hala problemlerim var, bazısı hala gündemde ama güzel notlar doğrusu. Hala benzer şeyleri istiyor oluşum enteresan ancak güzel de, sandığımdan daha kararlı ve ne istediğini bilen biri olduğumu fark ettirdi, bu açıdan güzel. Üzücü olan yanı isteklerimden bir kısmını hala gerçekleştirememişim.

Peki öyleyse, biraz yüzleşelim mi seninle Deniz Hanım?

“Ne yapmak istiyorum ve ne yapıyorum?” bu ikilemli soruyu sıklıkla kendimize sorarız değil mi? Şimdilerde bu ikilemde kalmamın nedenini öğrendim, seninle de paylaşmak istedim.  Aslında ne istediğimi ve ne istemediğimi bildiğimi ancak bunu fark edebilmek için “kendimi” dinlemediğimi fark ettim. Yani örnekleyecek olursam, cebimde param ve aklımda da ihtiyacıma hizmet edecek bir nesne var diyelim ki bu bir ayakkabı. Evden çıktım, yolda bir sürü ayakkabı reklamı gözüme çarptı, sosyal platformlar, girdiğim dükkandaki diğer ayakkabılar, satıcının önerisi derken ilgim bir anda dağıldı ve eve bambaşka bir ayakkabıyla döndüm. Evet ihtiyacımı karşıladım ama bunu kendi irademle değil bana dayatılanların etkisinde kalarak yaptım. Tanıdık geldi değil mi? Sen de bir mağazaya gittiğinde gerçekten de kendi seçtiğini mi alırsın? Bir kez daha düşün!

Tüketen değil üreten olmalı, ancak o zaman insan olmaya yaklaşabiliriz.

“Reklamın amacı tüketicinin ihtiyaç sıralamasını değiştirmektir. Gerekirse yeni ihtiyaçlar yaratmaktır.” (Ted Talks Müfit Can Saçıntı)

Şehirde yaşayanların baş ettiği en büyük sorun özünden kopmak, kendine yabancılaşmak. Nedir bu öz ve kendililik ? Kısaca ifade etmek gerekirse: içinden geçeni dinlemek, seçimlerine ve seçmediklerine sahip çıkmak, sorgulamak, anlamak ve dinlemek demek. Bu sadece nesne yada objeler için değil, bedeninizi de dinlemek, ona kulak vermek demektir. Başın neden ağrıyor, canın neden tatlı çekiyor yada neden halsizsin gibi.. Ne zaman kendini dinleyip vücuduna kulak verin? Onu dinlemek yerine ağzına attığın bir hapla uyuşturdun ve sana vermek istediği mesajı örtüledin, ama o sorun hala orada, sadece görmezden gelindi, YİNE!  Peki ne oluyorda bu bağdan kopuyoruz, kendimizden uzaklaşıyoruz, onu dinlemeyi bırakıyor yada reddediyoruz ? Nedeni ilgimizin sıklıkla dış etkenlerle dağılıyor olması, bize biçilen mutluluk tanımına uyup sürünün parçası olma çabamız, yani varoluşsal bir seçim olarak hayatta kalmaya çalışmamız. Peki kendimizi dinlemeyi deniyoruz deniyoruz da neden işe yaramıyor?  Olan şey şu;

  • Yolda olmanın keyfini çıkarmasını bilmiyoruz,
  • Etrafla fazlaca ilgilenmekten iç sesimizi duyamaz hale geliyoruz,
  • Dış seslere gereğinden çok önem veriyoruz bundandır ki cesaretimiz sıkça kırıyor, Hayır demesini bilmiyoruz,
  • Kendimize ait alanımız, zamanımız yok, bu tanımı yanlış şekilde deneyimliyoruz,
  • İhtiyaçlarımızı belirlerken yeterli yada doğru araştırmayı yapmıyoruz, başkalarının deneyimlerinden yola çıkarak çanta hazırlanmaz sadece yolumuza ışık tutabilir, gerçek ihtiyaçlarımızı başkası belirlemez, mesela ben asla seyehat çantama tripot, lens yada çakı koymam,
  • Hedeflediğiniz şeyin değişebileceğini, farklılaşabileceğini ve belki de bize uymayacağını kabullenmiyoruz,
  • Denemekten korkuyoruz, başkasıyla benzer hayatlar yaşayarak kendimizi güvende tutmaya çalışıyoruz,
  • Çok fazla sorgulayıp pek az uyguluyoruz, yani yapmak istediklerimizin büyük kısmını zihnimizin içinde deneyimlemeye çalışıyoruz o da bilmediği sularda yüzmemek için seni yolundan çevirecek binlerce sebep sunuyor.

“Gerçekten içinden geleni yapamıyorsan hiç değilse içinden gelmeyen bir şeyi yapma!” (TedTalks Müfitcan Saçıntı)

Henüz lisedeyken anlatılmıştı, sudaki yüzey dalgaları. Birbiriyle karşılaşınca sönümlenmesi yada yansıması.. #dalga #fizik

Şimdi “kendililik ve öz” ile “sınırlar ve titreşim” tanımlamaları arasındaki bağ nedir diyeceksin ? Yukarıda seni özünden uzaklaştıran dış etkenlerden bahsettim, şimdide elinde olmayan ama farkında olursan en az etkileşimle özünle bağda olabileceğin bir konudan bahsetmek istiyorum. O da kişinin kendine çizdiği görülmez sınırlardan ve etrafla olan etkileşimine dayanıyor. Yani bazen bazı çıkmazlarda takılıp kalmamız bizim suçumuz olmayabilir.  Sonuçta senin elinde olmayan, kontrol edemeyeceğin konulardaki etkileşimlerden nasıl kaçabilirsin ki? Her gün maruz kaldığın ve hoşuna gitmeyen şeyleri nasıl değiştirebilirsin ? Tepkisiz yada görmezden gelerek belki? Bunun pek mümkün olmadığını ve hareketsizlik anında bile hareket halinde olduğumuzu söylesem!. Ne demek istiyorum anlatayım;

Her bireyin içindeki atomların da içindeki kuarklar (atom altı parçacık) birbirinden farklı resimler çiziyor ve hepsi de kendi çizdiği bu resmin en iyisi en doğrusu olduğuna inanırken, hangisi haklı ? Peki ya bu farklı kuarklar yanyana geldiğinde ne oluyor? Etkileşim. Yani her birey bir diğeriyle etkileşim içinde, dolyasıyla yaşadığın semtteki saçmalıklar sana normal gelirken bir başkasına dayanılmaz gelebiliyor, aynı şekilde her birimiz yaşadığımız bu semtlere göre fark etmeden de olsa uyum sağlıyor ve benzerlik gösteriyoruz. Yani üzüm üzüme baka baka kararıyor cidden de. Bunun büyüyerek şehire, ülkeye yayıldığını hayal et. Bu noktada sınırlarla titreşim şöyle şekilleniyor; yaşadığın semt, çalıştığın ortam, hergün gidip geldiğin yol, … En nihayetinde Müslüman bir ülkede yaşayan, başındaki seçtiğin yada seçmediğin insanlar tarafından onların senin için yaptığı, kurguladığı bu ülkede yaşıyor, hayatı onların perspektifinden deneyimlemek zorunda kalıyorsun. Sana kalsa şuraya ağaç eker, şuradaki binayı yıkar, buraya bir bank mı koyardın ?

CERN laboratuvarındaki kuark (atom altı parçacık) çalışması.

Varmak istediğim nokta şu;  kendimize benzeyen ve bizim gibi olana yönelme eğilimimiz var, bazen sevdiğimiz ama bizden farklı olduğu halde tahammül ettiğimiz insan yada çevreler olabilir. Bu durumda kendiniz olmaya devam ederken ayak uydurmak zor olabilir, ancak her seçim sana ait ve senden gelendir. Bunu hatırlamalısın!

Özgürlük; canının her istediğini yapmak değil, Özgürlük; eğer istemediğin bir şeyi yapmıyorsan ÖZGÜRSÜN demektir.” (TedTalks Müfit Can Saçıntı)

Sorumuza tekrar dönecek olursak, ne yapmak istiyorum ve ne yapıyorum konusu birbirine paralel gitmesi gereken, ayna dünyalar gibiler. Arada bir durup yolun neresinde olduğuna bakmanın hiç bir sakıncası yok!

Sınırlar ve titreşim ile yapmak istediklerimiz arasındaki bağı biraz daha açarsam, bazen etrafımızdaki enerjiden fazlaca etkileniyoruz ve uzun vadede eğer farkında olmazsak bizi mutsuz eden bir deneyime sürüklüyor. Bunu fark ettiğinizde ya ortamı, ya insanları yada perspektifinizi değiştirmeliyiz. Korkma kimse bir şey yapamaz, ve aslında asıl korkunun nedeni onlar değil, sensin! Bazen hayır diyebilmeli, sınırlarını çizenilmeli insan. Bunun içinde en çok ve her şeyden önce kendinle sürekli iletişimde kalmalısın. Yani içindeki titreşimleri hissetmeli ve onlara kendilerini ifade edebilme özgürlüğü vermelisin. Şuan ne istiyorum, bunu almak istiyor muyum, şuna ihtiyacım var mı, şimdi nerede olmak isterdim? En doğru yanıtları yalnızca sen verebilirsin, bunun için yüzlerce insana danışmana, sayfalarca kitap okumana, bir aydınlanma yaşamana, türlü türlü deneyimler yaşamana gerek yok, bazen en doğru cevabı sessizliğin içinde buluyorsun, aslında doğrusu da yok bu işin sadece sen ve senin içinden geçenler var. Bırak saçma olsun, bırak aykırı olsun yada sıradan şeyler, sıkıcı şeyler, her ne çıkarsa o yürekten hepsi sana ait hepsi senin ! Daha iyisi olamazdı, daha iyi olmak zorunda değilsin! Olduğun halinle güzelsin, var olduğun gibi, şuanki gibi!

Son olarak sevgili Deniz umarım ateşi harlamanın, suya doymanın hazzına ulaşırsın.. kendini dinlemekten korkma.

Titreşimler hislere sınırlar korkularına dönüşmeden uyan, hükmet hislerine, unut ezberlerini, cesaret et sana çizilen kaderi değiştirmeye, üzülme ben buradayım, en kötüsü asla denememen!

Kimse sevmezse seni ben seveceğim, kimse istemezse seni ben isteyeceğim, bırak onlar bağırsınlar silmesinler gözyaşlarını ,ben sileceğim , özgürlük bizimle  birgün hepimiz özgür olacağız hayal ettiğimiz kadar, durma hayal et, gökkuşağı arkanda!

Bazen izin vermeli zihnin delirmesine, önce gökkuşağı sonra havaifişek olmasına… olmak istediği hal ve akış hali işte anlayamazsın ama hissedersin, anlatır yaşamak istediklerini, içindeki umutla belki başaramadıklarını bir süpernovanın tamamlamayamadığı olma halidir ama aktarır sana genlerini işte anlasana! Tamamla yada devam ettir hikayeyi bozma, anlat, anlattıkça yaşam devam eder o an, belki gerçekliği olur bireyin..  bilemezsin kimin gerçekliği kimin boşluğu.. anlat sen susma, sen susarsan kuraklık, sen susarsan itiraz, sen susarsan yokluk, sen susarsan sessizlik…kaybol sessizlikle ama aktarmaya devam et. Sessizliğin dinginliği, müziğin esi, suskunluktaki özlem ol! Ama kaybetme inancını, kendine, sevdiğine, ailene, işine, aşkına,… sevki sevil tek kaynak bu! Sıkı tutun, düşsen de tutar seni hafiflik.. bilmek, erdem, korku ve bilinç.

İçindeki küçük kuarklara ses ver! Titreşimlerini hisset.. İyi yolculuklar.

Asıl konusu “Yavaş Yaşam” olan konuşmanın tamamını izlemek istersen diye Müfit Can Saçıntı’nın Ted’deki konuşması. Bir izle derim. 🙂

Serüven 5.2: İyileşme

Uzun bir süreçti, farklı yanlarımı farklı zamanlarda iyileştirebildim. Yeni yaralar da aldım, eskilerini kapatırken. Bazı savaşlardan yarasız çıktım, daha önceki yaralarım sızladı sadece. Bazen isyan ettim, daha eskilerini kapatamadan yeni yaralarımla uğraştığım için; artık yara almaktan usandığım için, yaralanmak istemediğim için. Haklı değil miyim ? Sürekli üzülmeyi kim ister ki ?

Öncelikle şunu kabullendim: Benden başka kimse yaralarımı sarmayacak, gelip de merhamet etmeyecek. Sonra, yol dikenliyse şort giymeyeceksin yada illa giyeceksen de yaralarından yakınmayacaksın.

Oklar ince de olsa batarmış!

“Bütün bunları aklım almıyor, ama kalbime sığıyor.” LÂ sonsuzluk hecesi

Aylarca psikoloğuma geldim, gittim; geldim ve gittim. Her seferinde daha da rahatladım, artık bu dünya üzerinde beni anlayan, bana güvenen, beni dinleyen, bana inanan bir canlı vardı! Haklı yada haksız beni yargılamadan, bir sınıflandırmaya ya da kıyasa sokmayan biri vardı! Onunla tüm yüklerimi paylaştım, paylaştıkça da rahatladım. Ağlamadığım bir seans benim için iyi geçmiş sayılıyordu. Her seferinde teşekkür ederek ayrılıyordum. Kimseyi değil en çok onu, aslında kendimi dinlemeye başladım. Fark ettim ki yapabilirim, başarabilirim, bu yüklerden sonunda kurtulabilmenin bir yolu var!

“ Evet mümkün aynı anda sevmek ve nefret etmek aynısını yapıyorum her gün kendime.” Rupi Kaur, Güneş ve Onun Çiçekleri

Tüm yollar, tüm cevaplar hep tek bir kapıya çıkıyordu o da “Kendini sev!”. Her seferinde “Gerek yok!” diyip geçiştirdim. Sonunda bana bunu göstermenin başka bir yolunu buldu psikoloğum ve dedi ki: “Bari kendini cezalandırmayı bırak!”. “Yok artık, o da ne demek? Kendimi niye cezalandırayım ?”. Ama öyleydi işte, yaptığım tam olarak da buydu, başıma gelen kötü olayları hak ettiğimi düşünüyordum. Layık olduğum şey acı çekmemdi, kötü ve lanet biriydim. Dövülmeyi, hakarete uğramayı; bağırılmayı, sevilmemeyi hak ediyordum. En ufak hatamda da kendimi en acımasız şekilde cezalandırıyordum. Nasıl mı ?

Bedeli ödemesi gereken “beden” miydi? Cezalar onu dizginlemek için yeterli mi? Zulüm çektikçe beden rahatlar, kurtılur mu ağırlıklarından? Ne kadarı yeterli? Dur noktası ne ?

Canımı yakan topuklu ayakkabılarımla merdiven inip çıkardım, canım acıdıkca sinirim de yatışırdı.

Soğuk havada önüm açık, donarak yürürdüm. Hasta olunca da ilaç almaz, doktora gitmez, iyileşene dek ağlardım.

İşimde fazla mesaiye kalmaya, maaştaki kesintilere, yapılan mobinglere ses çıkartmazdım. Onun yerine sanki suçlu benmişcesine eve uykusuz, aç gider ertesi gün işe yorgun, uykusuz ve yarı baygın giderdim.

Toplu taşımalarda etrafa sataşır, ya da kavgalara karışırdım.

Yağmurlu, soğuk havalarda taksiye bineceğim yerlerde inatla yürürdüm ve buz kesmiş halde eve varmış olurdum.

Peki neden?

Var olduğumu hissetmek, yaşadığımı anlamak, varlığımın değerinin farkına varmak.

Yaşadığımı böyle hissediyordum da ondan. Ancak ve ancak canımın acıdığını farkettiğimde ya da yeterince acı çektiğimi düşündüğümde duruyordum. Böyle anlarda acı eşiğim o kadar yükselirdi ki, bedenim bana uyarılar vermeye başladığında bile dikkate almazdım. Yaşadığımı hissettiğim anlar acı duyduğum anlardı. Diğer zamanlarda zaten bir boşluk ve kaos hakimdi. Haliyle kendine acı, merhamet göstermeyen birine başkaları neden ve nasıl iyi davransın, sevsin ?

“Yaşam yürekle kafanın dehlizlerindeki devletlerle savaşmaktır.” Knut Hamsun, Gizemler

Şimdi tekrar çözüme geri dönelim, kendini sevmek. Nedir bu kendini sev, say mevzuları? Kendini sevmek kendini yüceltmek ve üstün görmek mi? Ya da kendine iyi davranmak mı, her sabah aynaya bakıp aynadaki yansımaya gülümsemek mi? Bunun için farklı yolları denedim, denedim, denedim. En sonunda kendimce bir yol çizdim ve yavaş yavaş kendimi sevmeye başladım. (Daha önceki ‘Serüven 3: Kabullenmek’ yazımda bundan detaylı olarak bahsetmiştim. Dilersen o yazıma da göz atabilirsin.) Ancak benim değinmek istediğim konu nasıl olacağından çok bu konunun neden önemli olduğu. Madde madde değinelim mi?

Sende yetenek yok, çizmeyi bırak dediler. Yıl: 2001
  1. Örneğin burnunu beğenmiyorsun. Her aynaya baktığında bundan sebep nasıl canın sıkılır değil mi? Peki ya sevsen? Böyle bir sorun bile olmayacak. Bir de başkalarından da burnunla ilgili olumsuz bir şey duyduğunda üzülüyorsun ya sevsen gülüp geçer, onlara konuşulacak konu bile bırakmazdın.
  2. Senin sevmediğini bir başkasının sevmesini neden bekliyorsun ? Aslında tam da senin istediğini yapıyorlar işte, senin sevmediğini onlarda sevmiyorlar, hayır başka ne yapsınlar? Sen sevsen onlara da sevdirirsin belki ?
  3. Hep duyarsın ya ‘Babana çekmişsin!’, yada ‘Aynı annen gibisin!’. Ya DNA sarmalının yarısı anneden yarısı babadan, bize verilen bu özelliklerin hangisini seversek güçlenir, sevmez düzeltirsek azalır ama varolmaya devam eder. Var olan bir şeyi nasıl yok edebilirsin ? Ya anneme ya babama benzemiyorum, ikisinden de bir şeyler alıp istediğim yönümü de istediğim şekilde güçlendiriyorum. Bu bir yolculuk, kendine doğru bir keşif! Bir yanımı nasıl olur da inkar edebilirim ? Bir yanımı nasıl olur da sevemem? Vazgeçin ayrıştırmaktan. Anımsatabilirim ama ben yep yeni bir hikaye yazıyorum!

Şimdi gelelim yukarıdaki maddelerle neyi anlatmak istediğime… Öncelikle elbette kendinde sevdiğin ya da sevmediğin, güçlü yada güçsüz yanların olacak. Bu çok doğal değil mi? Sen iki farklı insanın bir araya gelip çıkardığı bir ürünsün, günümüzdeki teknoloji göz ve saç rengini belirlemeye başlamış olabilir, bazı hastalıklı genleri yok etmeye başlamış olabilir ancak, hala daha karakteristik özelliklerimizin seçilimleri tamamiyle birer şans.

“Şans, rastlantıları doğru kullanma yeteneğinden başka bir şey değildir.” Jeanette Winterson, Tutku

Kendinde sevmediğin bazı özellikler var ve artık bu yanların büyük oranda da kendinden nefret etmene neden oluyor. Belki anneni yada babanı sevmiyorsun. Ya da ikisinden birinden gelen bir alışkanlıktan ötürü hayatın hep zorlaşıyor. Önce onları değiştirmeyi denedin, olmadı kendini değiştirmeyi deniyorsun ama olmuyor. Beğenmediğin yönlerin yüzünden kendinden nefret ediyorsun. Peki bu yönlerini kötü bulma nedenin ne? Bunu sana söyleyen başkaları mı yoksa kendi iç sesin mi ? Bunu öğrenmenin tek yolu var, o da denemek!

Okulda anlatılanlar başkaydı. Sisteme karışmamışların öğrencileriyiz. Okul dışına çıkmamışların eserleriyiz.

Vazgeçmeni, değiştirmeni istedikleri yönlerini düşün, acaba haklılar mı yoksa sadece boş mu konuşuyorlar, daha da önemlisi bir de sözün geldiği kişiye bak. Hatta en güzeli kimsenin dediklerini bu kadar önemsememek olurdu.. Ama kalbi yorgun bizim gibiler için bu bazen zorlu olabiliyor, güvenmek ve inanmak isteyebiliyoruz. O yüzden yavaş ama emin adımlarla tek tek çözümleyelerek gidelim, olur mu? Hedef: “kendini sevmek”, “kendine değer vermek”, “kendini anlamak”, yani en basitçe hedefinin yalnız ve çok yalınca”KENDİN” olması yeterli.

İyileşmek uzun bir süreç, bunda anlaşalım. 🙂 Etkisini hemen göstermeyen ama iyi gelen, seni sana, özüne ulaştıran bir süreç. Ne kadar keyifli olduğunu denemeden bilemezsin. Kendimle ilgili her yeni keşfimde yaşadığım mutluluk ve tatmini sana anlatamam! Ancak gözlerimden yansımasını görebilirsin! Değiş, farklı ol demiyorum, ama kendini, özünü bir dinle diyorum! Bu sebeple başkalarının yolları sana uymayacaktır, başkalarının yaptıkları sende işe yaramayabilir. Kimi sessizlikte, kimi seste kendini bulur. Mesela sana meditasyon, başkasına ses terapisi iyi gelmesi gibi…

Sana çok basit bir örnek vereceğim: Annem yıllarca saçımı sarıya boyattırdı durdu. Evet, boyattırdı diyorum çünki boyatmadığım zamanlarda gelip bana” Ayy ne kadar çirkin ve bakımsız olmuşsun, nerede o güzel sarı saçların?” Derdi. Peki neden biliyor musun? Ben çocukken liseye kadar saçlarım sapsarıydı ve annem benim o saçlarımla övünür dururdu da ondan. Ancak son 7 yıldır saçlarımı boyatmıyorum ve çevremdekiler beni böyle de çok beğeniyorlar. Hatta saçlarıma beyazlarda geldi, hala boyatmıyorum çünki böyle güzel olduğumu düşünüyorum ve etrafımdan da aynı şekilde pozitif yorumlar alıyorum. Sen de kendini, yaşamında ilk sıraya almalısın. Sen ne yapmaktan hoşlanırsın? Nasıl biri olmaktan, nasıl giyinmekten, nasıl davranmak ve konuşmaktan hoşlanıyorsun?

“… duygusal bütünlüğümüzü toplumsal kabul için feda ediyoruz.” Yong Kang Chan, Sevebilmek

İyileşmek, iyi olmak için kendinden başka yardım edecek kimsen yok, bunda da anlaşalım. Yani diğer tüm insan ve etkenler sana hizmet için varlar, eğer sen kötü bir yöneticiysen kadrondaki elemanların da vasat ve başarısız olacaklar, ama sen iyi bir yöneticiysen herkes seninle çalışmaktan keyif alacak ve senin destekçilerin olacaktır. Yönetmeyi bilmezsen yönetilirsin, bu süreçte kendi yönetimini eline alıp tarama, temizlik ve tazelik dediğim yeni sürecine başlayabilirsin.
1.Tarama: sana zarar veren, seni sana sürekli kötüleyenlenleri bir listele bakalım kim bunlar, senin hayatında nasıl bir yere ve öneme sahipler?
2.Temizlik: bu kan emicileri hayatından teker teker çıkart ve yerine yeni kan emiciler almaktan da kaçın.
3.Tazelik: sana iyi gelen, kendin gibi, sana değer veren insanlarla yeni başlangıçlar yapmak.

Denemekte vazgeçmeyip çizmeye devam ettim. Yıl: 2002

Denedikçe göreceksin ki, kendini sevmek de iyileşmek de zor şeyler değil. Asıl sorun sana bu süreci yaşatmayan, izin vermeyen insan ve çevresel etkenlerde. Senin tek suçun yönetimi onların eline vermiş olman, bu yönünü düzelttiğinde her şey olması gerektiği gibi olmaya başlayacak. Önceleri yaşadığın deneyimleri şans, sihir olarak tanımlayabilirsin ama aslında, gerçek olan tek şey senin içindeki o güç! Kendini sevme, değer verme ve önemsemenle birlikte gelen o “sevgi”.

“Kendi arzuladığımız kişi değiliz. Toplumun talep ettiği kişiyiz. Anne babamızın istediği kişiyiz. (…) İşte bu yüzden en iyi yönlerimizi bastırırız.” Paulo Coelho, Aldatmak

Benim iyileşme serüvenim neredeyse tamamlandı, kendimi eskisinden de daha güçlü, huzurlu, sağlıklı ve anlamlı hissediyorum. Daha da önemlisi insanlar bendeki bu değişimi fark edip; çevremde olmaktan, benimle zaman geçirmekten tekrar keyif almaya başladılar. Karşılıklı huzur ve değer gördüğümüz ortak bir paylaşımı deneyimlemek gerçekten zamanımızı daha da anlamlı kılıyor. Buna değer! Kendim için aldığım tüm risklere, başkaldırmalara değer! İyi ki iyileşmek için bu kadar yol kat edip, kendimi yeniden sevmeyi seçmişim! Kimse için değil kendim için savaştım, kendim için bir şeyler yaptım!

Yalnız değilsin, sen de yapabilirsin! Kendinle ilgili sevmediğin, değer vermediğin tüm o yanlarına/yanına şimdi lütfen bir daha bak! Gerçekten sevilmemeye, ötekileştirilmeye değer mi? Yoksa kocaman bir adım atıp; kendini olduğun gibi kabul etmek için, iyileşmek için bir şeyler yapmanın vakti geldi mi?