Serüven 7: Hedefler ve mükemmel güzellik

Kendime koyduğum hedeflerin ne kadar ulaşılmaz ve aşılması güç olduklarını fark ettim. Mükemmel olmadıkça da bunları başarı olarak saymadığımı.. Kendime büyük haksızlık değil mi ? Peki bu hedefleri neden koyarız ? Hayatımız daha güzel olsun diye, daha iyiye sahip olmanın verdiği haz yada mükemmele ulaşma arzusu mu ? Olduğum halimle de güzel değil miyim, hedefler gerçekten de ne için ?

“Başarı; pek çok başarısız denemenin ardından gelen bir tabak tatlı gibidir. Damağınızda kalan son tat..”

Yaşam bir serüven. Bu serüvenimde bana eşlik eden rehberlerime teşekkür ederim. Kimi rehberlerim hala benimleler, kimileriyle yollarımız ayrıldı, kimileriyle bir gün tekrar buluşmayı diliyorum. Umarım sizlerin de yolları güzelliklere çıkar. Örneğin “güzellik” dediğimde zihninde canlanan o şey nedir ? Rengi pembe mi? Arkadaki fonu beyaz ışıklı mı ? Yoksa içini huzurla kaplayan bir sevinç mi bu “güzellik” ? Hayır. Hepsi ve hiç biri! Tanımlamalarını genişletmelisin yoksa daha çok mutsuz olursun. Ve, hayatın akışını yakalayamaz, yaşamı tek gözlü bir pencere ile deneyimlemiş sayılırsın. Neden mi ? Bazen çamura batar sonra cildinizin tazelendiğini fark ederek o yığından çıkarsınız, sonuç güzelliktir. Bazen de duvara hızla çarpar ve aldığınız güvenlik ekipmanlarını deneyimleme fırsatı yakalarsınız, sonuç güzeldir. Bazen rüzgardan çarpılır sorasında usulca dinlenmeye vakit bulursunuz, sonuç güzeldir. Aslında sonuçta olan hep güzeldir. Belki beklemeyi, sabretmeyi bilmediğimizden belki de sonrasını göremediğimizden, hep korkarız! Hem de çok ama çok korkarız. Neden peki ? Sonu güzel olmayacak diye! Oysaki sonu hep güzeldir, bizlerin güzele olana algısı dardır.

Doğa, doğal, olduğu gibi.. Tüm varoluşsal sancılarının bir çıktısıdır aslında ve işte bu yüzden güzel, bu yüzden mükemmeldir!

Güzel olma tanımını örneklemem gerekirse; yemek yapmaya ilk başladığımda karın doyurmak için görevini yerine getiren bir tabaktı sadece. Arkadaşım artık neden yemek yapmadığımı sorduğunda ise; “Güzel olmuyor da ondan” dedim. “İlk yaptığında belki, ama ya sonrasında?” dedi. “Sonrası olmadı ki bir kere denedim lezzetli olmayınca bir daha yapmadım, malzemeler heba oluyor.” dedim. Bana şu örneği verdi; “Az önce bayıla bayıla yediğin pancarlı humusu bu kadar lezzetli yapabilmek için kaç kez denediğimi tahmin bile edemezsin!”, “Sen zannediyor musun ki, bir kere yaptım ve bu kadar güzel oldu! Vaz geçme, denemeye devam et!” Şok oldum desem, bana inanır mısın ? Yaptığım yemek mükemmel olmayınca denemeye bile tenezzül etmemiştim. Artık yalnızca yemek yapmakla kalmıyorum, yeni tarifler de deniyorum, çünkü denemek bile güzel! 🙂

“Hedef: Ulaşılması gereken bir yer değil, deneyimlenmesi gereken bir yoldur sadece.”

Bir adım ileriye gidelim, hedeflerim ve mükemmellik takıntım hakkında. Şöyle ki; koyduğum hedefleri başaramazsam oturup ağlar, başardıklarım istediğim gibi olmaz ise kendimi cezalandırır, hiç bir hedefim olmaz ise halime acırdım. Hedeflerimi yükselttikçe yükselttim, mükemmel olmadıkları her an üzüntüm de giderek arttı. Sonunda da hastalanıp yatağa düştüm. Kalkıp da o hedeflerden bir tanesini bile devam ettirmek kenara dursun kendime bakamadım. Bir sabah aynada kendimi görünce korkup çığlık attım, aynadaki beni tanıyamadım. Tamam dedim öleceğim, buraya kadar. Bundan daha dehşet verici başka bir şey olamaz! İnsan kendinden korkar, kendini aynada nasıl tanıyamaz? Ama, işte aynen böyle oldu.

Mükemmeliyetçilik Tanrı’ya ulaşma arzusudur.

“Doğada bulunmayan hiçbir şeyin gerçekliği yoktur.”

Hastalıktan toparlanınca bir süre amaçsız uyandım günlere, çok basitti hedefim : yaşamak! Uyandım, uyudum, acıktım yemek yedim, susadım su içtim, pislendim yıkandım, yoruldum dinlendim. Çok basitçe kendimi dinledim, sınırlarımı öğrendim, ve sonunda onun sesini yeniden duyduğumda şükredip gülümsedim. Kalbim! Dedi ki; “Seni kovalayan hiç bir şey olmadığı gibi, kaçırdığın bir şey de yok! Dinle, duy, özümse.. Her şey yoluna girecek! Hedeflerin olması gerektiği gibi, olması gerektiği kadar gerçekleşiyor. Senin bir kapasiten var, mükemmel değilsin! Olduğun halinle, yapabildiğin kadarıyla her şey en güzel halinde! Bırak olduğu gibi kabullen çevrendekileri, istediğin şey olmadan istediğini alamazsın!” dedi. Ve ekledi:

“Seni sen olduğun için sevmelerini beklerken kendinle kavgan neden ? Sen busun, böylesin! Önce var olduğun halini kabullen ki onlardan da aynısını isteyebilesin!”

Mükemmel diye bir şey yok, olduğumuz halimiz en mükemmel halimiz! Daha iyisi olana dek en güzel halimiz bu! 🙂 Aşkla kal!

Senin Gibi Olmayan

Sevmenin önüne bu kadar çok etken, sebep, neden koyarsanız sürekli pirinç ayıklamaktan öteye gidemezsiniz. Ben bunu öğrendim. Ben denizdeki tüm canlıları severim, her birinin bir değeri ve önemi var. Denizlerde keşke olmasa dediğim tek bir şey var o da benzin/petrol. Nedeni de malum. Yani keşke köpek balıkları olmasa, keşke kestaneler olmasa, keşke deniz bitleri olmasa değil mi? Sularımız daha mı güzel yerler olurdu, acaba?

Sen seni olduğun gibi severken, olduğun halinle kabul ederken. Başkalarının seni sen olduğun halinle beğenmemeleri ne kadar da acayiptir, değil mi?! Hayır nasıl olabildiğine takılmadım da.. Ya ama neden ?

Ben buyum; çalışkan, aktif, konuşkan, mutlu ama aynı zamanda fevriyim, sıkılganım, bencilim de! Güzel yanlarım da var (kötü olduğunu düşündüğün) başka yanlarım da, ama hepsi benim! Ya senin istediğin şey dondurmayı yiyeyim ama kilo almayayım, spor yapalım ama ağrı olmasın, anladın ?

ı hate nothing about you. Also means; i love you as who you are.

Kabullen sen aslında beni ince ince inceliyorsun! Süzgeçlerinden geçirip bir yerlere konumlandırıyorsun! Tanımlamalarına en uygun raflara yerleştiriyor, beni parçalara bölüp sonra da bir bütün olarak bakmaya çalışıyorsun, yapma! Dur! Hem hiç biriyim hem hepsiyim! Sürekli tek özelliğe sarılıp dolanan biri değilim ama baskın olan yanlarım var. Ben beni ben olduğum için , olduğum halimle sevebiliyorum. Vallahi ben kendimi çok seviyormuşum ya! Öyle ki kendi hayal dünyama aldıklarımın da bana böyle yaklaştıklarını sanmışım. Ama gerçek öyle değilmiş.

Her birimiz ayrı bir dünyayız, bunu kabul etmek daha ne kadar sürecek! Yeni dünyanın eski dünyayı yıkmasına, yakmasına gerek var mı gerçekten? Var olabilmek için yok olmak şart mı ? Beni kümelere ayırman sadece sınırlar koymana yarar, bırak işte her şey olduğu gibi kalsın.. Benliğim akıştayken güzel, olduğu gibi, öylece..

İnsan, kadın, heteroseksüel, Müslüman, Türk, ikizler, başak, iç mimar, akıllı, güzel, yalnız, fevri,.. sonu gelecek mi ? Sanmam. Yorma işte kendini de beni de , ben benim. Beni ayırabilmen için bir ismim var, genel olarak iyi bir insan olmaya çalışan ve bunu güçlükle başaran biraz içine kapanık ama sevgi dolu bir canlıyım. Çok da yargılama işte, ayıklama pirinçlerin taşlarını sev işte!

sevgi : karşılık beklemeden, içinden geldiği gibi… Sonrasında seni gülümseten.

Demek istediğimi anladığını düşünüyorum, bir de böyle bakmayı denesen, hiç de fena olmazdı. Senin gibi olmayan, senden değil mi gerçekten de? Birbirimizi sevmemizin önüne bu kadar çok engel koymamalıyız, seni senden ötürü seviyorum. Daha değerli bir şey var mı?

En son şuandaki kendini ne zaman sevdin ?

Serüven 3: Kabullenme

Duygularımı, yaşadıklarımı, başıma gelenleri kabul etmem zaman aldı. Oysa herkesin yaşadığı bir süreçmiş, benim de başıma gelince anladım. Kabullenmek boş vermek değil aksine tüm duyguları hissedebilmek ve sizde yarattığı etkileşimleri deneyimleyip su misali akıp gitmesine izin vermekmiş. Şöyle hayal etmeyi deneyin;

Duygularımızın akıp gitmesine izin vermezsek, bir süre sonra tüm yollar tıkanır, kendi duygularımızla boğuşur dururuz. Oysaki duygular sadece gelip geçen misafirlerimizdir.

Bir nehrin kenarındasınız. Ancak bu nehirden su değil duygular akıp geçiyor. Duygu nehrinin üzerindeki koca bir taşın üzerinde oturduğunuzu düşleyin. Sakince ve hareketsiz. Taşın üzerinde durup yanınızdan akıp giden tonla düşünceyi fark ediyorsunuz. Uzanıp birine dokuyorsunuz, sizi güldürüyor, bir diğeri canınızı yakıyor. Hangisine dokunursanız karşılığında bir duyumsama yaşıyorsunuz. Bunu tıpkı düşük voltajlı elektrik akımı gibi düşünebilirsiniz. Zamanla sizin de bu akan nehri beslediğinizi fark ediyorsunuz ve sizi uzun zamandır rahatsız eden bir duyguyu nehre bırakmaya karar veriyorsunuz. Tek yapmanız gereken gözlerinizi kapatıp, o istemediğiniz duyguyla vedalaşıp, usulca sizden ayrılmasına izin vermek olacak. Hazır olduğunuzda gözlerinizi usulca kapatıyorsunuz. Ve işte başlıyor.. Dayanamayıp bir gözünüzü yavaşça aralıyorsunuz, bu ayrılığı hafızanıza kazımak ve gittiğinde bunu kutlamak istiyorsunuz. Onca zamandır içinizde tuttuğunuz tüm o üzüntü ve kedere ait ne varsa sessiz ve usulca, kimi zaman da ani elektrik çarpmalarıyla sizi sarsarak sonunda nehire karışıp gidiyor. Sizi görmemesi için hemencecik gözünüzü geri yumuyorsunuz, sım sıkı kapatıp bu duyguyla vedalaşıyorsunuz.

Tam o ayrılma anında gözlerinizi yeniden açıyorsunuz ve kocaman bir gülümseme alıyor yerini. Kalbiniz yerinden çıkacak gibi, ama her şey yolunda gözüküyor. Bitti mi, bu kadar mıydı? İçimde kocaman bir boşluk! Boşluğun yarattığı rahatlama hissi tüm bedeninize yayılıyor. Ufak bir ürperti yaşıyorsunuz ve artık yeniden sistemdesiniz!

‘Boş vermek ertelemek, kabullenmek yüzleşmek demektir.’

Duyguları olduğu gibi kabullenmez onlara şekiller verir, anlamlar yükler ve onlardan kaçarsak kendimizi bir bataklığa çekmekten başka bir şey yapmayız. Oysaki arada bir bu duygu nehrine gidip kimi duyguların akıp gitmesine, kimilerini olgunlaştırmaya, kimileriyle de yeniden tanışmaya çalışmalıyız.

Her aşamayı sindirerek yaşamayı da tercih edebiliriz, kimi zaman da artık alıştığımız o duyguyu çabucak kabullenmeye de başlayabiliriz. Burada süreçler elbette önemli ancak akışına bırakmak çok daha önemli. Nedenini yukarıda da açıkladım. Her şeyin üstesinden aynı anda gelebilme gücümüz olmayabilir, kendimize neden bu kadar yükleniyoruz ki ? Hatta şimdiden başlayarak hitap şeklimi de düzeltiyorum; kendime neden bu kadar çok yükleniyorum ki?

‘Hiç birimiz kurbağa öpüp prensimize kavuşmadık, hiç bir erkeğin beyaz atı ve zırhı yok! Hedeflerime ancak kendim ulaşabilirim.’

Uzun zamandır anlamını kavrayamadığım, düşünmekten de yorulduğum bir konudan bahsedeceğim; ‘Kendimle barışmak’. Kendimi sevmek için yaptığım alıştırmalarda hep karşıma çıkan bir konu var. Annenle ve babanla barış, onları affet ve kabullen. Ya nasıl olacağından çok neden bunu yapmam gerektiğini bir türlü anlamlandıramamıştım. Şimdiyse çok iyi anlıyorum. Ama öncesinde bu yolda yaptıklarımdan size de bahsetmek istiyorum. Herhangi bir öncelik sıralaması olmayan yazıyorum.

  • Yoga,
  • Meditasyon,
  • İnternetten (Ingilizce, türkçe) makaleler okumak
  • Youtube’da video izlemek,
  • Aile dizilimi,
  • Kendini seven arkadaşlarımla konuşmak,
  • Kişisel gelişim kitaplarının dibine vurmak,
  • Kişisel gelişimle ilgili film ve diziler izlemek,
  • İnternetten çeşitli mental testler çözüp bendeki sorunu bulmaya çalışmak,
  • Psikoloğa gitmek,
  • Beni seven arkadaşlarımdan beni neden sevdiklerini öğrenmek,
  • Sevmediğim yanlarımı not edip kurtulmayı denemek, …

Tıpkı nehir örneği gibi, ben ne zaman ki duyguların bende bıraktığı izleri, yarattığı etkileri kabullendim onlarda usulca yoluna devam etti. Ve bunun için her zaman yaptığım şey dışıda başka bir şey yapmama da gerek kalmadı o da ; zor da olsa yeni güne merhaba demek! Bunu nasıl ve ne şekilde yaptığınızın önemi yok, ister uyanır uyanmaz kendinize sarılın, ister en sevdiğiniz müziği açın, ister odanızın rengini değiştirin yada yeni objeler satın alın.. Sadece o yeni güne başlama isteği ve azmi bile yeterli. Bazen her gününüzü dolu dolu geçirmek, her şeyi doğru yapmak zorunda değilsiniz! Kendinizi olduğunuz gibi kabullendiğinizde, olduğunuz haldeki sizle barıştığınız da gerisi zaten geliyor.

İlla dereceledirme yapmam gerekirse bana en iyi gelen şeyler herhalde şunlar oldu;

  1. Meditasyon , telefonuma indirdiğim bir aplikasyon var ve ben çok memnunum. Buradaki çeşitli meditasyon odalarındaki sesli ve temalı meditasyonlar bana çok yardımcı oldu. Denemek isterseniz adı ‘Meditopia’.
  2. Blog yazmak, en büyük hayallerimdendi şimdiyse bir hayal değil gerçeklik. Bu sayfayı oluşturmakta, devam etmekte benim için çok anlamlı ve özel. Kimse için değil önce kendim için, kendi gelişimimi gözlemlemek için, özgürce yazabilmek ve kayıt altında tutabilmek ve belki birine dokunabilmek beni çok mutlu ederdi. Bu blog bunun için var.
  3. Bana iyi gelen fiziksel aktivitelere öncelik vermek ve bunları daha sıklıkla yapmak, köpeğimle yürüyüşlere çıkma ve paten yapmak başlarda bana en iyi gelen şeylerden ikisiydi. Bu dönemsel olarak değişse bile mutlaka fiziksel bir aktivitede bulunmaya çalışıyorum.
  4. Dans etmek, bunun için yıllar sonra bir adım atıp kursa bile yazıldım. Bana en keyif vereceğine inandığım ‘Lindy Hop’ kursuna yazıldım. Maalesef covid-19 nedeniyle yarıda kesildi ancak yapabileceğimi görmek bile beni mutlu etmeye yetti. İlk fırsatta da devam etmeyi düşünüyorum. Burada da kur seçimim ‘Swing İstanbul’ oldu. Güzel ekip, deneyebilirsiniz.
  5. Bolca kitap okumak, film izlemek, müzik dinlemek, tiyatroya gitmek.
  6. Mümkün olan her an denizi görebilmek, her köprüden geçişimde kafamı kaldırıp İstanbul’u seyretmek. (size de yeşillik, doğa iyi geliyor ise bunu daha sıklaştırın derim)
  7. Çizim yapmak, iyi mi çiziyorum, kötü mü düşünmeden sadece çizmek. Sonra sonra kendi zevkim oluştu ve 1 defteri bitirdim. şimdilerde 2.defterimdeyim, bir süredir de çizmiyorum. Ama artık bir tekniğim var ve bundan keyif alıyorum.

Yönetmezsen yönetilirsin! Kendin için en doğrusunu yalnız sen bilebilirsin!

Her zaman her şeyi olduğu gibi kabul etmenin zor olduğunun farkındayım. Böyle zamanlarda kendime zaman veriyorum, içimdeki fırtınaların dinmesini bekleyip, gerçek duygularımı anlamaya ve kendimi de yıpratmamaya özen gösteriyorum. Ağlamam gerekirse ağlıyorum, bağırmam gerekirse de bağırıyorum. Duygularımı içimde tutmuyorum, onları görmezden gelmiyorum yada bastırmaya çalışmıyorum. Hatta şunu itiraf edeyim, yıllarca ağlamanın güçsüzlük olduğunu düşünürdüm, çoğu durumda da bu duyguyu bastırır ve yerine sert bir duruş sergilerdim. Ne kadar da yanılıyormuşum, meğer asıl güçsüzlük o duygu ile yüzleşmekten kaçmakmış!

Her şey yalan olsa bile tek bir gerçek var ki o da; bu Dünya’ya 1 kez geliyorsun ve bu yaşam sadece senin! Onu da nasıl yaşayacağına sen karar vermelisin! Ne ailen, ne sevgilin, ne çocukların, ne arkadaşın, ne de bir başkası! Denizdeki tekne misali, dümeni kontrol etmezseniz rotanızda kalamazsınız, öyle değil mi? Yada dümeni başkasının yönetmesine izin verirseniz o rota sizin rotanız olmaktan çıkmaz mı?

Demem o ki, bu Dünya’da başımıza gelecek her kötülüğün mutlaka bir çözümü var, Ying ve Yang felsefesine göre her iyiliğin içinde biraz kötülük her kötülüğün içinde de bir iyilik vardır. Ben bu felsefeye çok inanırım. Bazen akıntıya kapılmak bazen de akıntıya karşı yüzmek gerekse bile kendiniz için en doğrusunu yapmaktan hiç vazgeçmeyin, kalbinize kulak verin. Bazen ne yapılacağını sizden daha iyi bilebilir.

Duygu Nehrin’de karşılaşmak dileğiyle..

Serüven 5.2: İyileşme

Uzun bir süreçti, farklı yanlarımı farklı zamanlarda iyileştirebildim. Yeni yaralar da aldım, eskilerini kapatırken. Bazı savaşlardan yarasız çıktım, daha önceki yaralarım sızladı sadece. Bazen isyan ettim, daha eskilerini kapatamadan yeni yaralarımla uğraştığım için; artık yara almaktan usandığım için, yaralanmak istemediğim için. Haklı değil miyim ? Sürekli üzülmeyi kim ister ki ?

Öncelikle şunu kabullendim: Benden başka kimse yaralarımı sarmayacak, gelip de merhamet etmeyecek. Sonra, yol dikenliyse şort giymeyeceksin yada illa giyeceksen de yaralarından yakınmayacaksın.

Oklar ince de olsa batarmış!

“Bütün bunları aklım almıyor, ama kalbime sığıyor.” LÂ sonsuzluk hecesi

Aylarca psikoloğuma geldim, gittim; geldim ve gittim. Her seferinde daha da rahatladım, artık bu dünya üzerinde beni anlayan, bana güvenen, beni dinleyen, bana inanan bir canlı vardı! Haklı yada haksız beni yargılamadan, bir sınıflandırmaya ya da kıyasa sokmayan biri vardı! Onunla tüm yüklerimi paylaştım, paylaştıkça da rahatladım. Ağlamadığım bir seans benim için iyi geçmiş sayılıyordu. Her seferinde teşekkür ederek ayrılıyordum. Kimseyi değil en çok onu, aslında kendimi dinlemeye başladım. Fark ettim ki yapabilirim, başarabilirim, bu yüklerden sonunda kurtulabilmenin bir yolu var!

“ Evet mümkün aynı anda sevmek ve nefret etmek aynısını yapıyorum her gün kendime.” Rupi Kaur, Güneş ve Onun Çiçekleri

Tüm yollar, tüm cevaplar hep tek bir kapıya çıkıyordu o da “Kendini sev!”. Her seferinde “Gerek yok!” diyip geçiştirdim. Sonunda bana bunu göstermenin başka bir yolunu buldu psikoloğum ve dedi ki: “Bari kendini cezalandırmayı bırak!”. “Yok artık, o da ne demek? Kendimi niye cezalandırayım ?”. Ama öyleydi işte, yaptığım tam olarak da buydu, başıma gelen kötü olayları hak ettiğimi düşünüyordum. Layık olduğum şey acı çekmemdi, kötü ve lanet biriydim. Dövülmeyi, hakarete uğramayı; bağırılmayı, sevilmemeyi hak ediyordum. En ufak hatamda da kendimi en acımasız şekilde cezalandırıyordum. Nasıl mı ?

Bedeli ödemesi gereken “beden” miydi? Cezalar onu dizginlemek için yeterli mi? Zulüm çektikçe beden rahatlar, kurtılur mu ağırlıklarından? Ne kadarı yeterli? Dur noktası ne ?

Canımı yakan topuklu ayakkabılarımla merdiven inip çıkardım, canım acıdıkca sinirim de yatışırdı.

Soğuk havada önüm açık, donarak yürürdüm. Hasta olunca da ilaç almaz, doktora gitmez, iyileşene dek ağlardım.

İşimde fazla mesaiye kalmaya, maaştaki kesintilere, yapılan mobinglere ses çıkartmazdım. Onun yerine sanki suçlu benmişcesine eve uykusuz, aç gider ertesi gün işe yorgun, uykusuz ve yarı baygın giderdim.

Toplu taşımalarda etrafa sataşır, ya da kavgalara karışırdım.

Yağmurlu, soğuk havalarda taksiye bineceğim yerlerde inatla yürürdüm ve buz kesmiş halde eve varmış olurdum.

Peki neden?

Var olduğumu hissetmek, yaşadığımı anlamak, varlığımın değerinin farkına varmak.

Yaşadığımı böyle hissediyordum da ondan. Ancak ve ancak canımın acıdığını farkettiğimde ya da yeterince acı çektiğimi düşündüğümde duruyordum. Böyle anlarda acı eşiğim o kadar yükselirdi ki, bedenim bana uyarılar vermeye başladığında bile dikkate almazdım. Yaşadığımı hissettiğim anlar acı duyduğum anlardı. Diğer zamanlarda zaten bir boşluk ve kaos hakimdi. Haliyle kendine acı, merhamet göstermeyen birine başkaları neden ve nasıl iyi davransın, sevsin ?

“Yaşam yürekle kafanın dehlizlerindeki devletlerle savaşmaktır.” Knut Hamsun, Gizemler

Şimdi tekrar çözüme geri dönelim, kendini sevmek. Nedir bu kendini sev, say mevzuları? Kendini sevmek kendini yüceltmek ve üstün görmek mi? Ya da kendine iyi davranmak mı, her sabah aynaya bakıp aynadaki yansımaya gülümsemek mi? Bunun için farklı yolları denedim, denedim, denedim. En sonunda kendimce bir yol çizdim ve yavaş yavaş kendimi sevmeye başladım. (Daha önceki ‘Serüven 3: Kabullenmek’ yazımda bundan detaylı olarak bahsetmiştim. Dilersen o yazıma da göz atabilirsin.) Ancak benim değinmek istediğim konu nasıl olacağından çok bu konunun neden önemli olduğu. Madde madde değinelim mi?

Sende yetenek yok, çizmeyi bırak dediler. Yıl: 2001
  1. Örneğin burnunu beğenmiyorsun. Her aynaya baktığında bundan sebep nasıl canın sıkılır değil mi? Peki ya sevsen? Böyle bir sorun bile olmayacak. Bir de başkalarından da burnunla ilgili olumsuz bir şey duyduğunda üzülüyorsun ya sevsen gülüp geçer, onlara konuşulacak konu bile bırakmazdın.
  2. Senin sevmediğini bir başkasının sevmesini neden bekliyorsun ? Aslında tam da senin istediğini yapıyorlar işte, senin sevmediğini onlarda sevmiyorlar, hayır başka ne yapsınlar? Sen sevsen onlara da sevdirirsin belki ?
  3. Hep duyarsın ya ‘Babana çekmişsin!’, yada ‘Aynı annen gibisin!’. Ya DNA sarmalının yarısı anneden yarısı babadan, bize verilen bu özelliklerin hangisini seversek güçlenir, sevmez düzeltirsek azalır ama varolmaya devam eder. Var olan bir şeyi nasıl yok edebilirsin ? Ya anneme ya babama benzemiyorum, ikisinden de bir şeyler alıp istediğim yönümü de istediğim şekilde güçlendiriyorum. Bu bir yolculuk, kendine doğru bir keşif! Bir yanımı nasıl olur da inkar edebilirim ? Bir yanımı nasıl olur da sevemem? Vazgeçin ayrıştırmaktan. Anımsatabilirim ama ben yep yeni bir hikaye yazıyorum!

Şimdi gelelim yukarıdaki maddelerle neyi anlatmak istediğime… Öncelikle elbette kendinde sevdiğin ya da sevmediğin, güçlü yada güçsüz yanların olacak. Bu çok doğal değil mi? Sen iki farklı insanın bir araya gelip çıkardığı bir ürünsün, günümüzdeki teknoloji göz ve saç rengini belirlemeye başlamış olabilir, bazı hastalıklı genleri yok etmeye başlamış olabilir ancak, hala daha karakteristik özelliklerimizin seçilimleri tamamiyle birer şans.

“Şans, rastlantıları doğru kullanma yeteneğinden başka bir şey değildir.” Jeanette Winterson, Tutku

Kendinde sevmediğin bazı özellikler var ve artık bu yanların büyük oranda da kendinden nefret etmene neden oluyor. Belki anneni yada babanı sevmiyorsun. Ya da ikisinden birinden gelen bir alışkanlıktan ötürü hayatın hep zorlaşıyor. Önce onları değiştirmeyi denedin, olmadı kendini değiştirmeyi deniyorsun ama olmuyor. Beğenmediğin yönlerin yüzünden kendinden nefret ediyorsun. Peki bu yönlerini kötü bulma nedenin ne? Bunu sana söyleyen başkaları mı yoksa kendi iç sesin mi ? Bunu öğrenmenin tek yolu var, o da denemek!

Okulda anlatılanlar başkaydı. Sisteme karışmamışların öğrencileriyiz. Okul dışına çıkmamışların eserleriyiz.

Vazgeçmeni, değiştirmeni istedikleri yönlerini düşün, acaba haklılar mı yoksa sadece boş mu konuşuyorlar, daha da önemlisi bir de sözün geldiği kişiye bak. Hatta en güzeli kimsenin dediklerini bu kadar önemsememek olurdu.. Ama kalbi yorgun bizim gibiler için bu bazen zorlu olabiliyor, güvenmek ve inanmak isteyebiliyoruz. O yüzden yavaş ama emin adımlarla tek tek çözümleyelerek gidelim, olur mu? Hedef: “kendini sevmek”, “kendine değer vermek”, “kendini anlamak”, yani en basitçe hedefinin yalnız ve çok yalınca”KENDİN” olması yeterli.

İyileşmek uzun bir süreç, bunda anlaşalım. 🙂 Etkisini hemen göstermeyen ama iyi gelen, seni sana, özüne ulaştıran bir süreç. Ne kadar keyifli olduğunu denemeden bilemezsin. Kendimle ilgili her yeni keşfimde yaşadığım mutluluk ve tatmini sana anlatamam! Ancak gözlerimden yansımasını görebilirsin! Değiş, farklı ol demiyorum, ama kendini, özünü bir dinle diyorum! Bu sebeple başkalarının yolları sana uymayacaktır, başkalarının yaptıkları sende işe yaramayabilir. Kimi sessizlikte, kimi seste kendini bulur. Mesela sana meditasyon, başkasına ses terapisi iyi gelmesi gibi…

Sana çok basit bir örnek vereceğim: Annem yıllarca saçımı sarıya boyattırdı durdu. Evet, boyattırdı diyorum çünki boyatmadığım zamanlarda gelip bana” Ayy ne kadar çirkin ve bakımsız olmuşsun, nerede o güzel sarı saçların?” Derdi. Peki neden biliyor musun? Ben çocukken liseye kadar saçlarım sapsarıydı ve annem benim o saçlarımla övünür dururdu da ondan. Ancak son 7 yıldır saçlarımı boyatmıyorum ve çevremdekiler beni böyle de çok beğeniyorlar. Hatta saçlarıma beyazlarda geldi, hala boyatmıyorum çünki böyle güzel olduğumu düşünüyorum ve etrafımdan da aynı şekilde pozitif yorumlar alıyorum. Sen de kendini, yaşamında ilk sıraya almalısın. Sen ne yapmaktan hoşlanırsın? Nasıl biri olmaktan, nasıl giyinmekten, nasıl davranmak ve konuşmaktan hoşlanıyorsun?

“… duygusal bütünlüğümüzü toplumsal kabul için feda ediyoruz.” Yong Kang Chan, Sevebilmek

İyileşmek, iyi olmak için kendinden başka yardım edecek kimsen yok, bunda da anlaşalım. Yani diğer tüm insan ve etkenler sana hizmet için varlar, eğer sen kötü bir yöneticiysen kadrondaki elemanların da vasat ve başarısız olacaklar, ama sen iyi bir yöneticiysen herkes seninle çalışmaktan keyif alacak ve senin destekçilerin olacaktır. Yönetmeyi bilmezsen yönetilirsin, bu süreçte kendi yönetimini eline alıp tarama, temizlik ve tazelik dediğim yeni sürecine başlayabilirsin.
1.Tarama: sana zarar veren, seni sana sürekli kötüleyenlenleri bir listele bakalım kim bunlar, senin hayatında nasıl bir yere ve öneme sahipler?
2.Temizlik: bu kan emicileri hayatından teker teker çıkart ve yerine yeni kan emiciler almaktan da kaçın.
3.Tazelik: sana iyi gelen, kendin gibi, sana değer veren insanlarla yeni başlangıçlar yapmak.

Denemekte vazgeçmeyip çizmeye devam ettim. Yıl: 2002

Denedikçe göreceksin ki, kendini sevmek de iyileşmek de zor şeyler değil. Asıl sorun sana bu süreci yaşatmayan, izin vermeyen insan ve çevresel etkenlerde. Senin tek suçun yönetimi onların eline vermiş olman, bu yönünü düzelttiğinde her şey olması gerektiği gibi olmaya başlayacak. Önceleri yaşadığın deneyimleri şans, sihir olarak tanımlayabilirsin ama aslında, gerçek olan tek şey senin içindeki o güç! Kendini sevme, değer verme ve önemsemenle birlikte gelen o “sevgi”.

“Kendi arzuladığımız kişi değiliz. Toplumun talep ettiği kişiyiz. Anne babamızın istediği kişiyiz. (…) İşte bu yüzden en iyi yönlerimizi bastırırız.” Paulo Coelho, Aldatmak

Benim iyileşme serüvenim neredeyse tamamlandı, kendimi eskisinden de daha güçlü, huzurlu, sağlıklı ve anlamlı hissediyorum. Daha da önemlisi insanlar bendeki bu değişimi fark edip; çevremde olmaktan, benimle zaman geçirmekten tekrar keyif almaya başladılar. Karşılıklı huzur ve değer gördüğümüz ortak bir paylaşımı deneyimlemek gerçekten zamanımızı daha da anlamlı kılıyor. Buna değer! Kendim için aldığım tüm risklere, başkaldırmalara değer! İyi ki iyileşmek için bu kadar yol kat edip, kendimi yeniden sevmeyi seçmişim! Kimse için değil kendim için savaştım, kendim için bir şeyler yaptım!

Yalnız değilsin, sen de yapabilirsin! Kendinle ilgili sevmediğin, değer vermediğin tüm o yanlarına/yanına şimdi lütfen bir daha bak! Gerçekten sevilmemeye, ötekileştirilmeye değer mi? Yoksa kocaman bir adım atıp; kendini olduğun gibi kabul etmek için, iyileşmek için bir şeyler yapmanın vakti geldi mi?