Nasıl seversin? Tuzlu mu Tatlı mı?

Bugün öğrendim ki her insanın sevme şekli birbirinden farklıdır.

Nasıl mı? Gel, anlatayım.

A. Ben bir insanı neden severim ya da sevmem?

Sevebilmem için: onunla konuşabilmem, tartışabilmem ve paylaşabilmem yeterlidir. Yani benimle aynı ya da benzer sınıftan, statüde ve yaklaşımda olması onu sevilebilir kılar. Bunu sağlamayan insanları da doğal olarak sevmiyorum.

B. Arkadaşım bir insanı neden sever ya da sevmez?

Sevebilmek için: o kişinin ruhunun güzel olması ve kalbine dokunması gerekir. Bunu sağlamayan kişilerden nefret etmez; ancak hayatında da tutmayı istemez. Bir kişinin ruhu güzel olabilir ve bazı kötü alışkanlıkları ya da bağımlılıkları olabilir. Bu durum, onu sevmesi için bir engel değildir.

Farkımız ne?

Benim sevme denklemime göre, kötü alışkanlığı ya da bağımlılığı olan bir bireyle paylaşım ve sohbet açısından bir ilerleme gösteremeyeceğimiz için onu sevme şansım yoktur. Ancak, arkadaşımın denkleminde bu böyle değil.

Onun sevgi denklemine göre, arkadaşı her ne kadar bağımlı olsa da aynı zamanda aç

insanları doyuran, güzel bir kalbi olan biridir. Bu da onu sevmesini ve kalbinde yer açmasını sağlar. Bağımlılığına rağmen ruhundaki güzellikleri yok saymaz; ona farklı bir açıdan yaklaşır.
Sevgisini katmanlara ayırır.

Bende “x+y=sevgi” iken onda “z+t=sevgi” demekti. Matematiksel olarak bu mümkün değil!

O hâlde sevginin bir denklemi yok mu?

Her bireydeki sevmenin tanımı ve şekli farklı mı?

Bana öğretilen sınıf, statü ve paylaşım denklemi  hatalı mı?

Kendi denklemimdeki sıkıntıya gelecek olursam: bu denklemi yakalamak çok zor, devamlılığı da neredeyse imkânsız. Bu durum, uzun vadede ilişki kurmamı zorlaştırıyor ve kafamı karıştırıyor. Örneğin; önündeki altın tabağı elinin tersiyle iten ve hayatını (bana göre) mantıksız bir yönde yöneten biriyle uzun süreli arkadaş olamadığım gibi, ona olan sevgimi ve saygımı da yitiriyorum. Peki, aynı durum da ben olursam ne olacak? 🙂

İnsanları sevme biçimimiz, aynı zamanda kendimize dair önemli ipuçları da verir.

Arkadaşımın denkleminin güzelliği ise şöyle: sevmek için yaptığı denklemin bir sağlamasını alıyor olması. 🙂 O, karşısındaki insanı katmanlarına ayırarak görebiliyor. Hemen açıklıyorum! Birini sevmek için kurduğu denkleme göre kişinin ruhunun güzel olması, kalbine dokunması gerekiyor ve ilişkisi boyunca da bunu zaman zaman karşı taraftan teyidini alıyor. Eğer ruhunda bir kötülük sezer ya da artık bu kişinin kalbine dokunmadığını hissederse sevgisi azalıyor. Burada da “katmanlara ayırma yöntemi” devreye girerek yeniden bir analiz yapıyor. Sonuç olarak, kişilerle arası bozulmadan, kalplerini de kırmadan kendisine artık iyi gelmeyen bu bireyle arasına bir mesafe koyuyor; ancak arkadaşlığını da tamamen kesmiyor. Harika değil mi?

Lisede Matematik sınavlarında bazen belirtilen denklem üzerinden verilen yanıt puan alırken, bazen de hangi denklemle çözdüğün önemsiz sadece sonuca bakılırdı.

 


Ben nasıl sevdim ve neden böyle sevdim?

Ben sevmeyi kendi kendime öğrendim. En iyi bildiğim yol olan analiz ve sentezle.  Ancak şimdi bu tek ve keskin yöntemin neden işlemediğini anlıyorum.

Çünkü:

  • Sevmek ve sevebilmek için tek bir yöntem yokmuş.
  • Sevsen bile gözlemlemeyi bırakmamalı, arada sağlamasını yapmalıymış.
  • Sevmek kalpten gelen bir duygu ancak mantığınla da buluşan bir harmonide olmalıymış.
  • Kendini güvende hissetmediğin birini sevmeye devam edebilir ancak yaşamında tutmamayı tercih edebilirmişsin.
  • Sevmenin köşeleri keskin değilmiş.
  • İnsanları aldıkları kararlara göre değil, bu kararların sende yarattığı etkilere göre değerlendirmek gerekirmiş.

Peki arkadaşımın sevme şekli neden beni bu kadar şaşırttı ve etkiledi?

Çünkü artık ilişkilerimin (iş, arkadaş, sevgili, aile, vb. gibi) neden kısa sürdüğü anladım. Bana göre yıllar sonra ortak bir konu konuşamadığım biriyle arkadaş kalamaz ve onu sevmem de mümkün olmazdı.

Oysa onca güzel geçen zamanı neden ve nasıl çöpe attım? Bu kadar keskin ve yargılı olmam neye yaradı? Kendimi korumak için miydi, yoksa karşımdaki insandaki güzeli görmeyi bıraktığım için mi?

 


Peki, gerçekte sorun neydi?

Benim denklemimde “sağlama” kısmı eksik kalmıştı, bunu akıl edememiştim. Onlardaki beni de yok sayarak hayatlarından çıktım ve bir daha dönmedim.

Beni ne kadar sevdiklerinin bir önemi olmadı; çünkü onları görmedim duymadım ve dinlemedim. Bunca zaman da sevilmediğimi düşünerek kendime eziyet ettim. Oysa gerçek şuydu:

insanlar beni, benim istediğim şekilde ve büyüklükte sevmiyordu. Ben de onları , sevmeye dair kurduğum denkleme uymadıkları için hayatımdan çıkarmış ya da gitmelerine izin vermiştim. 


Peki, şimdilerde/2025 yılında bu durum nasıl?

Şimdilerdeyse yaşamımdaki insanları önce:

  • oldukları gibi kabul ediyorum,
  • bana ve hayatıma etkilerine bakıyorum,
  • onlara iyi gelmeye özen gösteriyorum,
  • hayatlarında olmama izin verdikleri kadar var oluyorum,
  • hemen vazgeçmiyorum,
  • duygularımdan haberdar olmalarını sağlıyorum.

Sonuç olarak da “benimle aynı fikirde olmak” ya da “benim normlarıma uymak” zorunda olmadıklarını kendime sürekli tekrar ederek bu sağlıksız düşünceden uzaklaşıyorum.

 


Peki, Nasıl başladı ve nasıl gidiyor?

Bu dönüşüm, manipülatif ve kontrolcü bir aile ortamından uzaklaşmamla başladı. Başlarda hiç kolay olmadı. Yaptıklarımın “iyilik” adı altında gözüken, gerçekteyse karşımdakini ve ilişkiyi “kontrol altında tutmak” olduğunu; böylece kendimi güvende hissetmemi sağladığını anladığımdan beri bu düşüncelerden uzak duruyorum.

Bugünse çevremde güzel insanlar var. Bu yolda kalmam için bazen öncü bazen de destek oluyorlar. Sabır, anlayış ve tolerans gibi kelimeler benim için çok yeni bir dil, bambaşka bir dünya. 

Anlamları ve tanımlamalarıyla kendimi ve arkadaşlarımı sevmesini yeniden öğreniyorum. Nefret etmek ve uzaklaşmak kolay. Ama uzun vadede ağır bir yük. Arada bir kendime şu soruları soruyorum: “Kaç insandan ve ne kadar süre nefret edebilirsin?”, “Bu duyguyu nereye kadar taşıyabilirsin?” ve verdiğim cevaplar eskiye dönmemi engelliyor.

Sonuç olarak benim için artık şöyle bir dünya var:

Hayattaki her şeyi kontrol etmeye çalışmak, kendini Allah’ın yerine koymaya çalışmaktır. Bu mümkün olmadığında ise insan ruhuna ve bedenine zarar verir. Kontrol bağımlılığı: aynı illüzyonu sabit şekilde tutmaya çalışmaya benzer. Kaybettiğinde ise … dünyan başına yıkılır.

Oysa çok sevdiğin filmin de dediği gibi “La Vita è Bella” yani HAYAT GÜZELDİR!

İnsanların beni ne kadar, nasıl ve neden sevdiğini kontrol edemem.

Kontrol edebileceğim tek şey tepkilerim.

Buna gücüm var. Ve bugün için bu, bana yeter.

Serüven 4: Özgürlük

Eskiden kendimi hapsolmuş hissederdim. Odamın duvarları içinde, okulumda, iş yerimde, içinde yaşadığım dünyada. Keşfedilmeye değer bir şey görmezdim, aramazdım da. Keşfetmek bile yasak gibi gelirdi. Sanki keşfedersem ne kadar sıkıldığımı daha da çok fark edecek gibiydim. Dersine çalış, istediklerini yap, yazın gelmesini bekle.. Kendimi özgür hissettiğim daha doğrusu kurallardan kaçabildiğimi hissettiğim tek yer yazları denizde yüzdüğüm anlardı. 15 yılım böyle geçti.

İçinde bulunduğum bu döngüden uzaklaştığım bazı anlar yaşadım. Kütüphanede Archimedes’i araştırırken, ders aralarında çizim yaparken, boş sınav kağıdımı hocaya verip dışarıda tek başıma otururken.. Ama hepsi kısa süreli boşluklardı. Adapte olamadığım, tökezlediğim dünyaya ayak uydurmakta çok zorlandım. Genelde dışlandım yada anlaşılmadım. Başkalarının yanında kendimi yeteneksiz, beceriksiz yada yetersiz hissederdim. Tüm bunlardan uzaklaştığım tek bir yer vardı o da denizle buluştuğum yaz ayları. Sonra bir gün, bir an bu yazlar da bitti. Kendimi ait hissettiğim, kafamdaki tüm aşağılanmalardan uzaklaşabildiğim o özel anlarım artık özlemle baktığım birer anı oldular.

Yokluğunu hissettiğimde anladım neyi kaybettiğimi.

Gözlerimi kapattığım anda seninleydim. Hiç açmadan geçsin isterdim günlerim..

Yoksun kalıp, acı çekmek onca yıl içimde taşıdığım bir duygunun çok güçlü bir şekilde göğsüme dolmasına neden oldu, “özgürlük hissi”. Kendimi özgür hissettiğim yer benden alındığında canımın yandığını hissettim. Denizin altında nefes almak yoktu, yeni doğmuş balıklarla yüzmekte, en dibe dalıp çığlık atmakta yoktu, yunus taklidi yapmakta, en sevdiğim şarkıyı tek nefeste söylemeye çalışmakta,.. Hepsi gitti. Yılın sadece 4 ayında kendimi özgür hissedebildiğim o anlar yok oldular.

Tekrar bilmediğim o dünyaya geri dönmüştüm, başkalarına uyum sağlamak için onlar gibi davranmaya çalışarak kendimden uzaklaştım. Oysa denizde buna ihtiyacım yoktu, o yüzden bilmediğim sularda boğuluyordum. Kaybettiğim o anları tekrar aramaya başladım. Her seferinde aynı yanıtı veriyordum, “Özgür olmak istiyorum!”. Peki nasıl olacaktım ? Bazı teorilerim vardı;

  1. Özgürlük alınan bir şey olmalıydı, tıpkı Küba’daki gibi, yani onu kazanmak için savaşmalıydım. Öyle de yaptım. Ancak sadece daha çok yaralandım. Savaşırken yara almamak mümkün mü? Dünya’nın en koruyucu zırhını kuşanmıştım ama nihayetinde o zırhı taşımanın da ne kadar yorucu olduğunu fark ettim.
  2. Özgürlük, karşı koymak olmalıydı. Bana dayatılanlara, zorunda kılınanlara boyun eğmeyerek özgür irademle hareket etmem demekti. Evlilik, kariyer, annelik.. Bana dayatılan, benden beklenen her şeyin tam tersini yaptım. Bunları özgürlükten uzak ve kısıtlayıcı şeyler olarak gördüm. Ancak bu da istediğim şeyi bana vermedi.
  3. Özgürlük, fiziksel miydi, zihinsel miydi? Araştırıp okumaya başladım. Dini kitapta Tanrı’nın aklımızdan geçenleri bile bildiğini okuduğumdaysa delirecek gibi hissettim, artık zihnim de özgür değildi. Bir kaç gece uyuyamadım, zihnimden geçenleri kontrol etmeyi denedim. Sürekli okunduğunu bilmek beni strese soktu. En sevdiğim şey hayal etmek, zihnimde kendimle konuşmaktı ama artık izlendiğini bilmek beni rahatsız ediyordu. O halde özgürlük fiziksel olmalıydı.

Denemeden bilemeyenlerdeniz

Fiziksel olarak özgürleşebilmek ne demekti? Sahip olacaklarımla kendime özgür bir alan yaratmak gibi mi? Bunu elde edebilmek için okulumu bitirdim, bir işe girdim ve para kazanmaya başladım. Babam beni arayıp “Kiminlesin sen? Neredesin? Ne yapıyorsun? Geç oldu, hemen eve dönüyorsun!” dediğinde “Artık kendi paramı kazanıyorum ve nerede nasıl istersem harcayabilirim. Buna karışamazsın! İyi geceler!” diyebilmiştim. Evet! Sonunda özgürlüğün ne demek olduğunu anladım, özgürlük her istediğini yapabilmek demekti. Yanıtı bu olmalıydı çünkü iyi hissettirmişti. Özgür olmak fiziksel olarak bedenin kendini iyi hissettiği anlardı.

Özgürlük gözlerimi kapadığım anla açmam arasındaki seçim kadar yakın.

Uzun yıllar bu teori üzerinden ilerledim. “Özgürlük, (fiziksel olarak ) her istediğini yapabilmektir!” Ancak bu teorimle ilgili de sorunlar yaşamaya başladım. Şunu öğrendim ki, özgürlüğüm başkasının özgürlüğünü kısıtladığı yerde bitiyordu. Oysa ben bu histen memnun olmuyordum. Müziği neden saat 10:00 dan sonra yüksek sesle dinleyemiyormuşum? Neden her gün işe makyajla gitmem gerekiyor? Neden gece yarısı yürüyüşe çıkamıyor muşum? Neden mahallemde şortla gezemiyor muşum? Neden evin içinde bile sütyen giymek zorundayım? Tekrar başa dönmüş gibi hissettim, gene zorundalıklar, kurallar ve daha fazlasıyla uğraşmak beni yoruyordu. Nerede yanlış yapıyorum? Sadece özgür olmak istiyorum! Bu ülkede özgür olamayacak mıyım?

Aradığım şey uğruna yok ettiğim şeylere baktım. İnsanları kırdım, kendimi hırpaladım, hatalar yaptım ve özgür değil hatta ondan çok uzak yeni bir kapandaydım. Neyi yanlış yaptığımı anlayamadım. Her şeyi denedim ama neyi eksik yaptığımı bulamadım.

  • Özgürlük bana verilen bir şey değilse bunu uzanıp kendim almayı denedim, üniversiteyi bitirdim. İşe girip paramı kazandım. Kendi evime çıktım. Kendi zevkime göre eşyalarımı döşedim. Sevdiğim biriyle bu hayalimi paylaştım. Ancak materyaller üzerinden elde edilen bu hissin geçici olduğunu öğrendim. Bu hissin kalıcı olması içinse sürekli almaya ve vermeye devam etmek gerekiyor ki bu beni yeni bir döngüye sokuyor. Bana göre döngüler en büyük kapan en büyük hapishanelerdir.
  • Kendi seçimlerimi yapmaya başladım. Zevklerimi, beğendiğim tatları keşfettim. Canımın istediğini yeniden yapmaya başlamıştım, kendimi tanımaya, kendime değer vermeye başladım, yeniliklere kendimi açtım, sevdiğim şeyleri daha çok yapmaya başladım, denizle her fırsatta buluşmaya devam ettim, bana sunulanlara değil kendi değerlerimi seçmeyi tercih ettim, kimseye muhtaç olmamaya çalıştım, sorunlarımın üstesinden kendim gelmeye çalıştım, … Her şeyi ama her şeyi denedim ama gene de ne aradığımı bulabildim nede tüm bunlardan bir sonuç elde edebildim.
  • “Özgürce” kelimesini zihnimden hiç çıkarmadım. Özgür olmanın cesaretli olmak olduğunu düşündüm. Yeterince cesaret edebilirsem özgür de olabilirdim. Tüm cesaretimi toplayıp bir blog sayfası açtım ve kendime düşüncelerimi özgürce ifade edebileceğim yeni bir pencere açtım. Ancak burada da toplumsal eleklere takılıyorum o nedenle bazı kelime ve düşüncelerimi saklamam ya da değiştirmem gerekiyor. Yani dikkatli olmazsam bu pencerenin de kapatılabileceğini biliyorum. Bu korku beni tam olarak istediğim şeyi yapmaktan alıkoysa da hiç olmamasından daha iyidir diyorum.
  • Son olarak arayışımı kendi haline bırakmayı denedim. Onu anlamaya, anlamlandırmaya, bulmaya çalışmak aynı zamanda onu kaybetmeme neden oluyordu. Archimed gibi her “Evreka!” dediğimde aslında ne kadar yanıldığımı fark ettim.
Bazen kaybettiğini sandığın anda bulursun aradığını.

Aramayı bıraktığım, hatta vazgeçtiğim bir gün onunla tanıştım. Denizin üzerinde rüzgarın da yardımıyla bir bordun üzerinde gezinen insanlar vardı. Gün batımı yaklaşıyordu. Ama onlar henüz başlamış gibi denizin üstünde süzülmeye devam ederek beni içinde bulunduğum o andan çıkarıp aldılar. Acaba dedim, acaba deneyebilir miyim ? Adı kitesurf olan ekstrem bir su spor. Yapamazmışım gibi geldi ancak gene de denemek istedim. İçimdeki heyecanı, midemdeki kelebekleri anımsıyorum. Çoktan kendimi o bordun üzerinden hayal etmeye başlamıştım bile. Bunun vereceği hissi, yaşayacağım deneyimi.. Ve baam! suya ilk çakılmamdan sonra bu tatlı rüyadan uyanıp gerçeğe döndüm. Eğitmenim “İyi misin?” diye sordu. Benim ona “Hayır, değilim. Lütfen sudan çıkalım artık.” dediğimi ve yenilgiyi kabullendiğimi hatırlıyorum. Bana göre değilmiş bu spor beceremiyorum, olmuyor dedim ve pes ettim. Eğitmenimse bana herkesin bu yollardan geçtiğini devam etmem gerektiğini söyledi. Ona inanmak isterdim ama kibarlık ettiğini biliyordum. O yüzden yarı üzgün otele geri döndüm. Akşam ailesiyle katılacağımız yemeğe geç kaldığımız için erkek arkadaşım bana söylenip duruyordu. Yemekte tek düşünebildiğim bordun üzerine çıkmayı asla beceremeyeceğimdi. Ve bir cümle beni bu düşünceden çekip aldı,

“Keşke ben de hayallerimin peşinden gidecek kadar cesaretli olsam! En azından deniyorsun ve sana ne kadar iyi geldiğini görmemek mümkün değil! Tatilin başından bu yana ilk defa seni rahatlamış ve sakin görüyorum!” dedi.

Tıpkı denizde olduğum gibi sakin ve rahatlamış olmak.. Bu cümleler bana cesaret vermeye yetmişti ve ertesi gün son dersimizdeydim. Henüz borda çıkmayı başaramasam da bu spora aşık olmuştum. Daha fazlasını istiyordum. Çünkü sonunda onu bulmuştum, özgür olmak! Sevgilimin üzerinde sörf tahtamla süzülerek, rüzgarın yardımıyla onunla istediğim kadar vakit geçirebilirdim. Biricik aşkım deniz bana göz kırpıyordu, pırıl pırıl yüzeyinde süzülme hayali bile gülümsememe yetiyordu. Ancak dersler bitmişti, ben henüz hayalimdeki gibi süzülmeyi falan da başaramamıştım.

Tüm bu denemeler bana neyi aramadığımı gösterdi. Kendimle ilgili kabullenmem gereken, fark etmem gereken en önemli şeyi, aradığım şey başkalarınınkiyle aynı olamayacak kadar değerli ve özeldi. Herkesin kendi “özgür”‘ tanımı vardı. Böylelikle özgürlüğün yeni bir tanımıyla tanıştım.

“Anı yaşamak, anda kalmak. Zihinsel ve fiziksel olarak bütünleşebilmek.”

Hep tek bir tanımı olduğunu düşmüştüm ve bunu yanlış yerlerde aramıştım. Ancak gerçek özgürlük benim içimdeydi, bunca zamandır bakmadığım tek yerde! Kalbimde, zihnimde, bedenimde, düşüncelerime ve yaptıklarımla aslında hep de benimleydi. Ancak ben hep daha fazlasını arayıp durdum. Yaşadığım bu kısa deneyimle de bana yepyeni bir kapı açıldı.

Düşleyebildiğim kadar özgürüm!

Özgürlük bana verilen bir şey olmadığı gibi alınamaz da, yalnızca düşüncelerimde yada yalnızca hareketlerimde değil tüm bunların ahengiyle bütünleştiği o anlarda özgür olabiliyorum. Gerçek özgürlük zihnimi özgürleştirmemde, zihnimdeki olmayan engelleri aşabilmemde, ne bir madde, ne bir spor ne de bir insan bunu benim için yapabilir. Kendimi kocaman bir elek halinde, tıpkı denizde olduğum gibi, özgürlüğün akıntısına bırakmazsam asla istediğim o anlara ulaşamayacağımı anladım. Eleğe ne kadar çok taş takılırsa o kadar tıkandığını ve eğer temizlemezsem giderek de tıkanacağını hayal edememiştim.

Senin de kendini özgürleştirebilmeni dilerim. Özgürlük her yerde! Tanrı zihnimi okuyabiliyorsa ne mutlu ona inanılmaz eğleniyor olmalı! Evlenmemek, çocuk yapmamak özgürlüğüm var, kimi ülkelerde bunu bulamayan kadınlar var. Evimi, arabamı, kıyafetlerimi seçme özgürlüğüm var, … Fark edemediğimiz kadar çok özgürüz aslında, öyle olmadığını söyleyen kim ? Özgürleşmek zihnimizin içinde başlayan ve etrafa görünmez bir gökkuşağı saçan harika bir deneyim. Kendini bu deneyimden alıkoymamanı dilerim. Bunu kazanmak için her şeyini veren ve her şeyinden vazgeçen insanlar var. Peki ya sen nelerden vazgeçerdin ?

Denizin altında bağırarak söyleyebileceğim bir şarkı bırakıyorum şuraya..

#freedom #pharrelwilliams #kingdom #befree #setyourmind #free