Serüven 1.1: İlk Kırılım

Hepimizin yaşamlarında belirli kırılım noktaları vardır. En tepedeyken yaşanır bu kırılımlar. Enerji yükseldiğinde patlar ve başka güzelliklere ışık tutar. İşte bu da benim ilk kırılım, ilk uyanış ve yaşama karşı ilk kez dik duruşumun hikayesi..

“Üniversitedeyken beraber olmaya başladığım erkek arkadaşımla (Alp) ilişkim 3 yıl sürmüştü. Yaşı benden 2 yaş büyük olmasına karşın benden 1 dönem alttaydı. Ben mezun oldum ve 1-2 ay sonra bulduğum ilk işe başladım. Alp öğrenci ben çalışan.. Gittiğimiz yerlerde ödemeleri daha çok ben yapmaya başladım. Alp buluşmalarımızda giderek daha sessizleşmeye, bazen buluşmalarımızı ertelemeye başladı. Ona mezun olduktan sonra ne yapmak istediğini sorduğumda, önce askerlik yapıp sonra memleketine döneceğini sonrasında da bakacağını anlattı. Yani geleceğinde benimle ilgili bir planı da yoktu, o halde neyi bekliyorduk? … Ofisimiz plazadaydı, kılık kıyafet yönetmeliğimiz vardı. Bu nedenle de iş kıyafetlerim ve gündelik kıyafetlerim olarak gardolabımda iki düzenim olmuştu. Bir gün Alp’e üzerimi değişip geleceğimi söylediğimde telefondaki yanıtı şöyle oldu “Bu iş kıyafetlerinde her nasıl bir şeyse benim yanımda giyilemiyor!”. Bu ilk tartışmamız, benim de kırılım anlarımdan biriydi. Sonrası daha da şiddetlenerek devam etti ve artık ben de onunla buluşmak istemez hale geldim. Alp’in önceliği okulu benim önceliğim işimdi. Bir süre mesafeli konuşmalar, kısa sohbetler, hatta artık sadece mesajlaşmalar..

İlişkiyi yaşamıyor sadece ayrılığı erteliyorduk.

Korkularınızı ertelemek, endişelerinizi yok saymak yani bir şeyleri görmezden gelmek asla sağlıklı bir çözüm yöntemi olamaz. Kendinize güvenmesini öğrenin, o size asla ihanet etmez.
#selfesteem #özgüven #kendinegüven

Diğer yandan ailem de ne zaman evleneceğimizi, yada artık ciddiyete bağlanmasını istediklerini söyleyip duruyorlardı. Acaba yanlış mı yapıyorum dediğim ve ilişkiye ikinci bir şans vermek istediğim bir sefer bana öyle hakaretler etti ki, beni seven bir adamın ağzından dökülen kelime ve yakıştırmalara inanamadım. Tartışmanın sebebi şuydu; iş yerimde sözlü tacize uğramıştım ve bununla baş edememiştim. Ne yapacaktım? Önce Alp’den yardım istedim ve bana yanıtı şöyle oldu; “Adama kuyruk sallamazsan sana yaklaşmazdı! Kim bilir sen ne yaptın ve şimdi benden senin için başımı derde mi sokmamı istiyorsun?!”. Ve şöyle devam etti; “Adamla baş başa kalmamaya çalış, makyaj ve dekolte yada ilgi çekici kıyafetler giyinme! Çok gerekirse beni ararsın, bakarız.” Eve ağlayarak döndüm, işi bırakmak istediğimi söyleyip, durumu anneme de anlattım ve benzer yanıtlar aldım; “Yani güzel bir kızsın, bu sorunla her yerde karşılaşacaksın, o yüzden sırf bunun için iş bırakılmaz! Alp’de haklı çocuk ne yapsın! Adamla arana sen mesafe koyacaksın, çok bir şey olursa kardeşini ara! Alp’in başını yakma, çocuk zaten okul okuyor, sen çalıştığın için yeterinde gurur yapıyor bir de bununla uğraştırma onu!” Ve bu konuyla tamamen baş başa bırakıldım. Kendimi çok yalnız hatta ufacık ve değersiz hissettim. İçimdeki soğukluğu ve yalnızlığı ilk o zaman fark ettim. Sevdiğim, değer verdiğim bu insanlar aslında beni gerçekten sevmiyorlar mı?! Bana neden değer vermiyorlar? Acaba haklı olabilirler mi? Başıma gelenlerin tek sebebi ben miyim? Bunları yaşamayı ben mi istedim? Benzer soruları kafamda döndürüp dururken arzularımdan da birer birer vazgeçmeye başladım, isteklerimden, hayallerimden, düşlerimden, sonra da kendimden..

Artık otobüste, yolda yada metrodaki elle yapılan tacizlere bile aldırış etmiyordum.

Neredeyse tüm gün ruh gibiydim, içimde bir şeyler ölmüş yada benden alınmış gibi boşlukta hissetmeye başladım. Ve aldığım kararların doğru olmadığına, benim yeterince akıllı yada becerikli biri olmadığımı düşünmeye başladım. Kendi adıma alacağım tüm kararları başkalarının, bu durumda Alp’in ve annemin almasına izin veriyordum. Aslında yeni bir kırılımın başındaydım ama üzüntümden bunu fark edememiştim.

Ta ki bir gün onunla tanışana dek…

Her zaman kurtarılmayı beklemeyin, bazen kendi kendinizin de kurtarıcısı olun.
#superman #kurtarıcım #beklenen

Bir gün bizim servise gelmeye başladı, o zamanlar ona Superman diyordum. 🙂 Önce serviste ufak sohbetler etmeye başladık, çoğu işle ilgiliydi ve bana taktikler veriyordu. Sonra benim konuşmaya ne kadar ihtiyacım olduğunu fark etti ve hafta bir kez iş çıkışlarında beraber kahve içmeye başladık. Öncelikle erkek arkadaşımla ilişkimi düzeltmek için bana yardım etti, sonra işle ilgili bir çok yardımı oldu. Hala iş yerimde başkaları tarafından sözlü tacizlere uğruyordum, hatta yeni amirimin bana el kol hareketleri de oluyordu ve ben üzüntümden zayıflamaya başlamıştım. Alp ve annemin aksine Superman bana bunların benim yüzümden olmadığını dolayısıyla da asla hak etmediğimi ama mutlaka tepki vermem gerektiğini öğütledi. Nasıl yapacağımı, tepkilerimi yeniden nasıl harekete geçireceğimi… Nasıl mutluydum! Bana inanan ve beni dinleyen en önemlisi beni suçlamayan biri vardı karşımda!

Yeniden gülmeye başlamıştım, bu durumun bitebilecek olması bile beni mutlu etmeye yetti!

Bu süreçte yanımda olacağına ve bahsettiğim kişileri de daha iyi gözlemleyeceğine, hatta onlarla yalnız kalmama izin vermeyeceğine söz verdi. Ona bir bakmam yetecekti. Ve öyle de yaptı! Tüm bunları yaparken de bazı şartları vardı; “Kendine güven! Sen istersen tulum giy gel gene de onları yapmak istedikleri şeyden vaz geçiremeyeceksin, o yüzden başkaları için değil kendin için yaşamalı ve ne istiyorsan öyle giyinmelisin, utanması gerekenler onlar, sen değilsin! Yeniden gülümse ve hatta onların gözlerinin taa içine bak ve korkmadığını onlara göster! Sen korktukça üzerine gelmekten daha büyük keyif alıyorlar, köşeye sıkışmış hallerin bile onları tatmin ediyor.” Söylediklerini nefes gibi içime çektim, uzun aradan sonra kalbimin atmaya başladığını ve ciğerlerime inen oksijeni hissettim ve ağlamaya başladım ama bu sefer gülüyordum. 🙂 Ofisteki tüm tacizlerden birer birer kurtulmaya, hatta bazen onlara laf sokmaya yetmiyormuş gibi daha güzel ve bakımlı giyinmeye, işime tekrar özenle çalışmaya başladım. İnsanlar bendeki değişimi fark etmişler ve anlamlandırmaya çalışıyorlardı. Özellikle arama mesafe koyup açıkça tavır aldığım amirim! Artık şakalarına gülmeyişime, masasına gitmeyişime bozuluyordu. Her işimi e-mail ile hallediyordum. Tepkim karşı bir tepki doğurmuştu ama artık ben tekrar korkak olmamakta kararlıydım. Tüm bu süreçlerde tek ve yegane yardımcım Superman’di. Beni anlıyor, dinliyor ve yaşadıklarımdan kurtulmam için geçirmem gereken evrelerde yanımda oluyordu. Yavaş yavaş Alp ve annemle hiç bir şey konuşmaz hale geldim ve bir zaman ikisi de beni karşısına alıp “Sende bir değişiklik var ve bu benim hoşuma gitmiyor. Şu yeni arkadaşın seni kötü etkiliyor bak demedi deme!” dediler. Anneme kulak bile asmadım. Alp’e de “Senin yapman gerekeni o yapıyor diye mi kıskanıyorsun? Büyü ve ergen konuşmalarınla beni yorma!”dedim. Yaşadığım mutluluk öylesine güzeldi ki bunu bozmalarına izin vermeyecektim, evet ben değişiyordum ve bunu deneyimlemekten keyif alıyordum! Bu his o kadar güzel o kadar farklıydı ki, onlara anlatmak bile istemedim, kendim yaşamak, kendim hissetmek ve gizli tutmak istedim. Böylece Superman’le olan görüşmelerimi ikisinden de gizlemeye başladım. Bütün dertlerimi, sıkıntılarımı ve işle ilgili hamlelerimi çözen biriyle görüşmeyecekmişim! Yok yaa, pışıık! Sen annem olarak beni pazarlamak, sen de sevdiğim adam olarak beni korumak yerine kendimden nefret etmeme, tiksinmeme, alçalmama, yok olmama izin verip üstüne o hallerimi çok sevdiniz öyle mi? Ve şimdiki bu ne istediğini bilen, kendi kararlarını alan yeni kızı da sevmiyorsunuz demek? Alp beni kaybetmeye başladığını anladığında Superman’le olan görüşmelerime ses çıkartmamaya başladı. Artık haftada 3-4 kez Superman’le görüşüyordum, ancak ayda 1 kez de Alp’le. Annem evde bana cephe almıştı, “Seni seven ve belki de evlenecek olan adamı, bunca seneyi çöpe atıp şu zibidiyle dolaşıyorsun! Alp’e büyük haksızlık ediyorsun!”

Sonra bir şey oldu ve Superman ortadan ansızın yok oldu!

Telefonlarını açmıyor, işe gelmiyordu. Görüştüğümüzü kimse bilmediğinden gidip birilerine de soramıyordum. Önce hastadır dedim, ama aradan 1 hafta geçmişti. Ona ulaşamamak, nerede ve nasıl olduğunu bilmemek beni müthiş endişelendirdi. 2.hafta da geçti.. Artık kalbim sıkışmaya başlamıştı, nedenini anlayamadığım bir sebepten .. Ve 3.hafta; artık ofiste nefes alamamaya başladım, nefret ettiğim bu insanların arasında sadece Superman varken durabiliyordum oysa şimdi savunmasız kalmıştım üstelik kendimdeki bu garip tepkileri de anlayamıyordum. Ofiste Superman’le de ortak bir arkadaşım ve güvendiğim bir kız vardı, yanına gidip acil konuşmamız gerektiğini söyledim. IK’da çalışıyordu ve Superman’in nerede olduğunu da ancak o bilebilirdi. Konuşmanın sonunda nerede olduğunu öğrenemedim. Üzülerek masama döndüm. Aynı gün öğleden sonra Superman bana selam bile vermeden hızlıca yanımdan geçip masasına geçti. IK’daki arkadaşımla göz göze geldik ve telefonuma bir mesaj geldi.

“Benimle hemen yukarıda buluş!”

Bana göre aşk; aşık olmanın verdiği o güç,o mutlak inanç duygularının dışa vurumu. Aşk yaşanınca güzel, paylaşınca müthiş ama tek başına hissetmek, hissedebilmek bile bam başka bir şey.. Ahh Aşk
#aşk #Love

Yazan IK’cı arkadaşımdı. Ben daha bir kelime kuramadan “Sen aşıksın!” dedi ve gülmeye başladı. Bende ona “Ya ne aşkı delirme, 3 haftadır bir haber bile vermeden ortadan kayboldu, elbette endişelendim ama arkadaşız biz! Ayrıca benim de bir sevgilim var!” Superman ofise döndükten sonra benden uzak durmaya başladı. Bu, karnımdaki ağrıların daha da artmasına sebep oluyordu. Beni resmen görmezden gelmeye başlamıştı. Ne yapmış olabileceğimi anlayamadım, sorularıma cevap bile vermedi. Bu süreçte IK’daki arkadaşım hem onu hem de kendi duygularımı anlamama çok yardımcı oldu. Bir gün ikimizi fark ettirmeden bir araya getirdi ve konuşmamız için ikna etti. O gün, o an daha da iyi anlamıştım; evet ben bu adama aşık olmuştum ama benim hayatımda biri vardı. Karşılıklı birbirimizden uzak durma, aramama ve artık iş dışında görüşmeme kararı aldık. Tokalaşıp ofise geri döndük. Ona ne hissettiğimden bahsetmemiştim, sadece herkesten ve her şeyden çok onunla vakit geçirmekten keyif aldığımı inkar edemeyeceğimi söylemiştim. Bunun yanlış olduğuna ve hayatımda var olan insana haksızlık ettiğimize karar verdik. Fakat benim için hiç bir şey eskisi gibi olmadı…

Zihnimde tehlike çanları, kalbimde kocaman bir gümbürtüyle, yeni bir kırılım daha yaşadım..

Önce ne hissettiğimi kabullendim. Sonra Alp’e bu ilişkiye devam etmeyeceğimi söyledim. Superman’e de; isterse gene sadece iş arkadaşım olarak kalabileceğini ama ona aşık olduğumu söyledim. Hissettiklerimi ne erteleyebilir ne de gizleyebilirdim. Kuş gibi rahatlamıştım, uzun zaman sonra karar alabilmiş ve bunu uygulamıştım. Hiç kimse için değil ama kendim için bir şey yapıyordum! Mutlu olmak, hissedebilmek için! Ve sonra bir an.. Evdekiler Alp’den ayrıldığımı öğrenince kıyamet koptu sanıp bana yanlış yaptığımı, ondan daha iyisini mi bulacağımı, artık tamam evde kalmış bir insanmışım, yazık olmuş bunca seneye… Vıdı da Vıdı vıdı da vıdı beynimi yemeye başladılar, araya girip açıklama yapmama yada neden böyle olduğuna yada ne hissettiğime önem bile vermediler ve sonunda dayanamayıp”Yeteeeer!” diye çığlık attım! Sonra şunları söyledim;

Kendi yarattığınız hapishanenin tutsağı olmayın! Sizi düşünceleriyle o hapishanelerde tutmalarına izin vermeyin!
#Birey olmak #kendin olmak #kendini tanımak

“Bu hayat benim hayatım! Kiminle geçireceğime, kiminle olacağıma siz karar veremezsiniz! Yaşamak istediklerime engel olamazsınız, bundan sonra asla! İster beğenin ister beğenmeyin işte bu yeni ben! Canınız isterse tanırsınız, istemezse keyfiniz bilir! Bıktım sizin sahte yüzlerinizden, yalancı ve aldatıcı tutumunuzdan! Ben sizin pazarlayabileceğiniz bir beden değilim! Benim isteklerim , arzularım ve seçimlerim var! Yanlış yada doğru, size göre yaşamayacağım! Hiç soruyor musunuz ki belki Alp bana yanlış yaptı? Hiç mi umurunuzda değil ne hissettiğim? Yada belki böylesi daha iyi olacak ne biliyorsunuz? Nasıl da eminsiniz Alp benim için en iyisi, hani hiç bana göre değildi? Birlikteyken böyle demiyordunuz, ayrılınca mı Alp değerli oldu? Yazık şu hayattan keyif almadan , öylece yaşıyorsunuz! Ama ben sizin gibi olmayacağım!” Ailem dediklerimin cevabı şöyle oldu;

“Senin kadar nankör birini tanımadık! Senin iyiliğini istemekten başka bir şey istemiyoruz. Ama senin kurduğun şu cümlelere bak! Sen istesen de bizim gibi olamazsın! Alp gayet düzgün bir çocuktu, sana ne yapmış olabilir? Biz malımızı biliyoruz! Kesin sen bir şeyler yaptın, tabiii o yüzden bu kadar öfkelisin, o yüzden bi gizemli havalar bişiler anlatmamalar falan.. Çok değiştin sen! Kendinde değilsin! Bundan sonra da tek başınasın, canın ne isterse yap! Yap da gör bakalım bizim değerimizi anla! Hoş bu kafayla sen hiç bir şeyi anlayamazsın! Ne isteği ne arzusu sen ne anlarsın bu laflardan! Gerizekalı! Bir boku becerebildiğin yok! Tamam, hadi bakalım o serseri adamla da sevgili oldun galiba, yazık Alp’i de bir serseri için mi bıraktın?! Seni bu saatten sonra kimse de almaz, senin gibisini ne yapsınlar? Alan olsa da geri kapımıza getirir, bu beceriksizi alın diye! Tüüü sana yazıklar olsun!”

İster inanın ister inanmayın, bu ve devam eden bunun gibi kavgalara rağmen ben hep kendimi kuş gibi hafif ve özgür hissettim. Çünkü biliyordum, bir değişim yaşıyordum ve bu değişim eğer onların istediği gibi değilse daha da güzeldi çünkü doğru yoldayım demekti. 🙂 Değişiyordum, ve artık beni durduramazlardı. Baş kaldırıyordum, kabul etmiyordum, isyan ediyordum. Elbette buna kızacaklardı. Elbette rahatsız olacaklardı. Bunları bekliyordum , asıl beklemediğim sonrasında içimde yaşadığım bu yeni huzur, sakinlik ve GÜÇ duygularıydı.

İşte benim ilk kırılımım ve devamındaki değişime ilk adımlarım böyle başladı..

Çıkar = Paylaşım mıdır?

Paylaşmak ve paylaşım içinde olmakla ilgili ufak da olsa fikir ve eylemlerimiz var. Aslında benzer bir şekilde yine çevremizle çıkarlarımız için iletişim kuruyor, birbirimizle olan tüm bağımızı da bu çıkarlar üzerine inşa ediyoruz. Çıkarlarımızı ne doğrultuda ve nasıl kullanacağımızı ise biz belirliyoruz. “Çıkar” kelimesinin olumsuz(-muş gibi) gözüktüğünün farkındayım ancak ben bu kelimeye haksızlık edildiğini ve yanlış kullanıldığı kanaatindeyim.

Büyüklerden elde edilen bilgileri, deneyimleri kendi faydamıza kullanmamız da bir çıkarım sağlamak için değil midir? Bunu değerli kılansa yine o anlarda paylaştığımız karşılıklı ortak duygularımız değil midir?

Hatta çıkarın paylaşımla denk olduğunu, yaşamımızdaki döngüsünde çok önemli yeri olduğuna inanmaktayım. Babamın bu konudaki sözünü anımsıyorum “Kızım hiç bir erkek çıkarsız değildir.” demişti. Anlamam için önce yaşamam gerekti. Yorum yapabilmem içinse deneyimlemem… Öğrenme kısmında değil de uygulama ve hayata geçirme kısmında problem yaşadığımızı düşünüyorum. Aslında çıkar ve paylaşımı hayatımızda doğru noktalarda uyguladığımızda dengeli iletişimler kurabiliriz. Şöyle ki; zihnimiz olup bitenleri anılarımız, tecrübe ve deneyimlerimizle eşleştirir ve bizde yaşattığı hislerle de örtüştürerek bazı kodlamalar yapar. Özellikle de çocukluğumuzdan bu yana bize yanlış kodlanan yada bizce eksik yahut hatalı kodlanan terimlere ikinci şans verilmesinden yanayım. Önce “çıkar” ve “paylaşım” ile ilgili zihnimize kodlanan ve genellikle ortak tanımlanmış bir kaç örnek üzerinden başlamak istiyorum;

Değişim zihinde başlar

1. Anne ile çocuk arasında mutlak ve sonsuz bir “paylaşım” vardır. 2. İş yerindeki tüm ilişkilerimiz belli oranlarda “çıkarlarımız” üzerine kuruludur. 3. Arabası, kendi evi, popüler mekanlarda vakit geçiren birinin sevgilisi olmaya çalışmak gerçekten onunla paylaşacak bir şeylerin olduğundan mı, mı yoksa kendi çıkarların için mi? 4. Satın aldınız yada sahiplendiğiniz hayvanlardan çıkarınız yok mu? Paylaşacak anılarınız olsun diye mi yanınıza aldınız? 5. Sokakta gördüğünüz dilencilere para verirken de mi bir çıkarınız yok? Mesela sevap kazanacaksınız? Mesela vicdanınız rahatlayacak?… Örneklemeleri kendiniz de çoğaltabilirsiniz. Kimden ne çıkar elde edilir yada kiminle ne paylaşılır? Bu ve benzer durumlar aslında zihnimize kaydedilmiş, çözümlenip tanımlanmış kendi gerçekliklerimiz!

Aynı kelimenin her insanda yarattığı anlam yaşadığı deneyime göre değişir. Mesela “elma” denince senin aklına ne geliyor?

“Kendi gerçekliklerimiz” tanımının önemle vurgulamak istiyorum, daha önce de bahsettiğim gibi her kelimenin kişideki kodlaması bir diğerinden farklıdır. Zaten bu kodlamalar ve tanımlamalar farklı olduğu için ilişkilerimizde problem yaşıyoruz. Özellikle de başkaları tarafından (aile, arkadaş, sevgili, çevre..) kazınan bazı kodlamalar size uymayabilir, size kendinizi iyi hissettirmeyebilir. Yani sizin için iş yaşamınız her şey demek olabilir yada ailenizle aranızda sadece çıkar üzerine kurulu bir iletişim vardır.

Hatayı önce kendimizde mi aramalıyız?

Yaşamınızdaki “çıkar” ve “paylaşımı” dengeli olarak paylaştırırsanız kelimelerin gücü ve anlamını daha iyi kavrayabilirsiniz. En büyük yanlışı hep tek yönlü yaklaşımlarla yapıyoruz. Bir insana, hayvana hatta yaşadığımız şu Dünya’ya bile.. İkisinin arasında bir denge olmadığında sürekli kendinizi bir seçim yapmak zorunda hissedersiniz. İçimizde her iki duygunun da var olduğunu kabullenmek gerekir. Bizi üzse, darlasa, uymasa bile sırf kodlanmış olan tanıma uymak için kendimizi olmadık durum ve şartlar altına sokmamalıyız. Kendi serüvenimden yola çıkarak konuyu biraz daha açabilirim.

Reddetmekten en az reddedilmekten korktuğumuz kadar çok korkarız!

“Çıkar” benim için yasaklı kelimeydi bu nedenle herkesle her şeyimi paylaşırdım. Paramı, sevgimi, oyuncaklarımı, yeni aldığım kalemlerimi, kıyafetlerimi, evimi, makyaj malzemelerimi, kasetlerimi, CD çalar, kaset çalar,..vb Aklınıza gelebilecek her şeyi! Gelip istemeniz yeterliydi. Sizi tanımasam bile ihtiyacınız olduğunu düşünür verirdim. İş bu verdiklerimi istemeye geldiğinde de hep üzülürdüm, yeni aldığım oyuncağım artık kırıktı, kalemlerimi kaybetmişti, kasetimi bozmuştu, makyaj malzememi nerede bıraktığını hatırlamıyordu bile.. Önce kimseye hiç bir şeyimi vermemeye ve her soruya “hayır” yanıtı vermeye başladım. Dostlarıma, güvenebileceğim insanlara bile aynı muameleyi yapmaya başladım. Ama bu durum da beni mutsuz hatta rahatsız etti. Üstelik huysuz ve yalnız, paylaşmaktan korkar hale getirdi.

Sonra şunu denedim, yasaklı kelimemle barıştım! Bu hissi reddetmek bu davranışı yok saymak olmazdı. Evet, arada sırada bende kendi çıkarlarım için hareket edebilirdim!

Tek kuralım var; çıkarlarım doğrultusunda hareket ederken kimseyi üzmeyecek, ezmeyecek ve paylaşırken de beni üzmelerine, ezmelerine müsaade etmeyeceğim.

Hepsi bu! Durum her nasıl sonuçlanırsa da sonuçlansın bundan keyif almaya baktım. Yeni ilişkilerimde bu kuralı uygulamaktan keyif alırken eski ilişkilerimi de bu kurala göre gözden geçirdim. Çevremde beni üzen, rahatsız eden, bir türlü rahat edemediğim olayları tersine çevirmeyi denedim.

En kötü seçimin bile hiç seçememekten daha iyidir!

Mesela 1. en yakın arkadaşıma artık bize gelirken kendi kıyafetlerini getirmesini söyledim, çünkü benim kıyafetlerime zarar veriyordu, getirmezse ona yardımcı olamayacağımı söyledim. Ayrıca artık hafta içleri bana gelemeyeceğini çünkü okula uykusuz gittiğimi, eğer isterse hafta sonları istediği yere gidebileceğimizi söyledim. Bana gelmeyi yavaş yavaş bıraktı. 2. Erkek arkadaşımla buluşmak için 2 vasıta değiştiriyordum ve ortalama 1,5 saat yol gidiyordum. Buluşmaların yarısını bana yakın yarısını ona yakın yada ortak bir yerde yapmazsak artık onunla görüşmeye gelmek istemediğimi söyledim. Önce bendeki değişimi ciddiye almadı, her hafta sonu beni yaşadığı yere çağırmaya devam etti. Gittiğim son görüşmemizde bana her şey için teşekkür edip, çok uzak yerlerde oturduğumuzu söyleyerek beni terk etti. 🙂 3. Annem ona her ay verdiğim paranın yetmediğini ve artık faturaları da ödemem gerektiğini söylediğinde bunu kabul edemeyeceğimi söyledim. Fazlasını ödeyebileceğim bir gelirim yoktu. Zaten yarısını ona veriyordum bunun dışında yaptığım harcamalar da kardeşime harçlık, kredi kartı ve telefon hattı ödemesi, arada bir dışarı çıkmaktı. Aylık çok az bir tutarı da kenara ayırıyordum. Benim çıkarlarıma uymadığı için kabul etmedim.

Hep alırlar ta ki “sen” onları bırakana kadar!

4. Dilencilere para vermeyi bıraktım mesela.. Sevap kazanmak için ona para vermemeliydim, o söylemeden içimden gelmeliydi. Ayrıca dilenmek günah değil mi? O halde neden günaha ortak olayım? Hayır, dilencilere para vermek artık bana uymayan bir davranış. Vicdanımla oynamayı bırakın! 5. Çalıştığım yerimdeki insanlarla aramdaki ilişkileri gözden geçirdim. Buradaki her birey çıkarcı olamazdı, yada herkes benimle bir şeyler paylaşmak zorunda da değildi. Ofis içinde kimin neye ihtiyacı varsa (kalem, çikolata, çay, sakız, bant) bende bulabilirdi ve stoklarımı hep güncellerdim. Son stok bittikten sonra güncellemedim. Ama bazıları gene de masama gelmeye devam etti hatta neden tekrar almadığımı soranlar oldu. Kimileri daha sonra teşekkür amaçlı bana bir şeyler getirdi (çikolata, cips, çay) kimileri de ihtiyacım olduğunda hiç bir şeyini paylaşmadı.

Her çıkarım sizi mutlu mu etmeli ?

Böyle böyle yaşamımdaki belki de fazlalık ve yüklerden yavaş yavaş kurtuldum. Sadece tek yönlü yaklaşımlarda bulunduğum ilişkilerimi, arkadaşlıklarımı bitirdim. Artık kimden ne aldığımı da kime ne verdiğimi de biliyorum. Bunu bilmek beni hem mutlu hem tatmin ediyor.

benim için benden daha iyi seçim yapabilecek kimse yok!

Her gün , her an, karşımıza çıkan her durum ve olayla beraber bazı seçimler yaparız. Bazen iyi bazen kötü bazen gereksiz ama bu seçimlerle var oluruz ve yolumuza devam ederiz. Yaptığınız seçim ve tercihlerin nedenini bilerek, kavrayarak yani düşünerek hareket ettiğinizde daha bilinçli yaşayabilirsiniz. Çıkar ve paylaşım iki insan arasında dengeli olduğunda sonuca ulaşır, diğer türlüsü yorucu ve sonunda bir taraf için istenmeyen şekilde sonuçlanabilir.

Bu iki olguyu yaşamımda dengelemek, onları anlamak ve anlamlandırmak benim için oldukça uzun bir süreç (yaklaşık 4 yıl kadar) oldu. Arada çok kızdığım, isyan ettiğim, inanamadığım durumlar yaşadım. Vazgeçip tekrar eski halime döndüğüm oldu. Ama ne yaparsam yapayım ikisini dengeli biçimde kullandığım kadar ki kadar tatmin ve mutlu olamıyorum. Tek yönlü kurulan ilişkiler zamanla yıpratıcı, üzücü olabildiği gibi sizi boşluğa da itebilir. Yıllardır tanıdığınızı sandığınız insanlarla sorun yaşayabilirsiniz. Çıkarlarınız ters düşebilir.. Aslında gerçekleşen kendi seçimlerinizin sonuçlarıdır ve bazen bu sonuçlara katlanmak ağır gelebilir. Elbette her olaya ve duruma kafanızda bu ayrımla yaklaşamazsınız, tarif etmeye çalıştığım şey farkında olmak! İçimizde olan bu duyguları belki de yeniden anlamlandırmak, yeniden tecrübe edinmek, yeniden başlamak!

Bazen kaybetmek de güzeldir, yeni şeyler kazanabilirsiniz..

En yakın arkadaşımı kaybettiğimde büyük bir rahatlama yaşamam gibi, erkek arkadaşımdan ayrıldığımda okuldaki başarımın artması gibi, anneme karşı çıktığımda kendimde büyük değişikliklere adım atmam gibi.. Kendinizi kandırmadığınız ve karşınızdakini de kandırmaya çalışmadığınız müddetçe ne çıkarlarınızın olmasının ne de paylaşmanın zararı olabilir.

Bazen içimden gelir ve birilerine hediye alırım. Hediyeyi seçmek, almak, paketlemek ve verme süreçleri beni inanılmaz mutlu eder. Mesela bundan ne çıkarım olabilir diyebilirsiniz ama yaptığım şey bir yandan kendimi de mutlu etmek. O süreci yaşamayı seviyorum çünkü! 🙂 Bazen otobüste yaşlılara, hamile yada çocuklu insanlara yer veriyorum. İhtiyaçları olup olmadığından değil, yardım etme duygumu tatmin etmek için yapıyorum. Hem yer verdiğim insan hem de ben mutlu oluyoruz. Daha güzel ne olabilir ki? Bazen bazı arkadaşlarımdan gelen her buluşma talebini kabul etmiyorum. Zamanımı kiminle ve nasıl paylaşmak istediğime o anki duygu alışverişime bakarak karar veriyorum. Onunla dışarı çıkmanın bana ne faydası olacak yada ne paylaşacağız? Bu ayrımları artık zihnim otomatik olarak yapıyor ve eğer gene de mutlu olmazsam durumu baştan sorguluyorum. Yani yeni kodlamayı ve bununla gelen değişimi zihninize bir kez öğrettiğinizde seçimlerinizi otomatik olarak hep sizi daha mutlu edecek şekilde vermeye başlayacaktır. Deneyin göreceksiniz! 🙂

#misssloane

Hayat ne hep almak, ne de hep vermek üzerine olmalı, o yüzden yaşamımızdaki ilişkilerimizde çıkar kadar paylaşım, paylaşım kadar da çıkar olmasından yanayım. Konuyla ilgili, izlediğimde kafamdakileri bir yere oturta bildiğim, beni heyecanlandırdığı kadar da hayran bırakan bir film önerim olacak. Filmin başrol oyuncusu Jessica Chastain “Miss Sloane” karakterini canlandırıyor. Miss.Sloane kazanmanın bazen ağır bedelleri olabileceğini öğreniyor. Çıkarların havada uçtuğu, lobicilik nedir özetleyen, harika taktiklerin döndüğü müthiş zeki bir kadının verdiği savaşı izleyeceksiniz. Beni en çok etkileyen şey süreç içerisinde Elizabeth’in geçirdiği değişim olmuştu. Umarım siz de izlerken keyif alırsınız.

Koca Evren’e ;

“Gerçek şudur ki; gerçek sen neye inanıyorsan odur! Başkalarının gerçeklikleri sana uymadığında kendi gerçekliklerini yarat! Zaten bildiğin bir kaç şeyi de sana hatırlatmama izin ver;

Yıldızların Dünya’ya yüzyıllar boyu süre gelen çarpışmalarından oluşan maddelerin bütünüyüz. Bundandır ki; hep kararlı hale geçmeyi ve sonsuz olmayı arzularız. Yine bundandır ki; bütün bir küme halinde ama birbirimizden uzakta yaşarız. Kendi alanlarımıza ihtiyacımız var.. Daha kararlı olabilmemiz için..

Şimdi bir de ortalıkta avare avare dolaşıp kimi zaman bizi rotamızdan saptıranlar yada çıkartanlar var! Böyle bir durumda yalnızca iki seçenek vardır: Ya onun çekim kuvvetine kapılır ve onun yörüngesinde kararlı haline ulaşması için dolanır durursun! Ya da sen kendi çekim ve itme kuvvetine sahipsindir ve onun yörüngene katılmasına ya da geçip gitmesine karar verirsin! Peki koskoca bir evren olarak sen ne yapmak istiyorsun?

THE GREAT OBSERVATORIES’ MULTIWAVELENGTH VIEW OF THE CRAB NEBUL

 * Bir kuyruklu yıldız olabilirsin mesela!! İçindeki atomların çarpışmasıyla meydana gelen gazlar ile evrende hareket edebilirsin. Bu patlamar sonucu ortaya çıkan gazlar bittiginde de kararlı hale geçersin. Evrendeki tüm yıldızların da amacı bu kararlı hale ulaşmak değil mi zaten? Ne zaman olacağına içlerindeki enerji tozu ve ondan çıkan enerji kadar, bu yolculukta karşılarına çıkan engel yada durumlar da belirler. 

* Güneş, belki ? Her durum yada koşulda mutlu olan yıldızlar arasındaki tek öfkeli yıldız.. O da kendince kararlı hale geçmeye çalışıyor aslında! Çekim gücüne kapılmış 9 gezegen ve gök taşlarını bir düşünsene! Ama yanına yaklaşmaları imkansız… Bu oluşumu bile isteye tercih eden Güneşin, tehditkar duruşu ve korkutucu sıcaklığına rağmen, galaksimizin ve yaşamımızın merkezi olduğunu da atlamamak gerek. Ancak elbette aynı galakside başka bir Güneş’e de yer yok! 

*Zaman..? Heh orada dur! Evrende bool bool olmasına rağmen aslında oldukça değerlidir! Satın alamaz, bekletemez, durduramazsın! Dünya’da zaman göreceli bir kavram iken evrende; zamanı geldiğinde bir yörüngeden ayrılman, zamanı geldiğinde kuyruklu yıldıza dönüşmen, zamanı geldiğinde de kararlı hale ulaşman ve sonrasında da gene tam zamanında yok olup baslangıça dönmen gerekir.

Nebula with symbiotic Mira variable and white dwarf pair

Uzayda zamanlama o kadar önemli o kadar mühimdir ki, milisaniyenin onda birinde sağ tarafa doğru meyillenen bir göktaşının Dünya’ya çarpmamasıyla hayatta kalan onca yaşamı ve etkileşimi düşün! Zaman önemli! Zamanı geldiğinde yaşayacaklarına hazırlıklı olan bunca yıldız ve yıldız kümesi, evrende birbirlerine etkileşimde bulunup birbirlerinin farklılaşmalarını sağlar. Gereksiz dediğin başı boş gibi dolaşan göktaşlarının bile orada bir yeri var ise varoluş amaçları da vardır. Varoluş amacını da ancak yok olurken öğrenebilirsin…

Bana zamanının yetmediğini söyleme yada geç kaldığını ve içine yeteri kadar şey sığdıramadığını! Zaman harcanamaz, ancak var olmayı istediğin hale ulaşman için sana yardım eder. Zaman geçirilemez, zamansızlık yoktur!  Yani bir göktaşı sana çarpacaksa bunu değiştiremezsin ama onu karşılama biçimine sen karar verebilirsin! Hayatın sana sunacaklarına hazırlıklı ol ve onları olduğu gibi öylece kabul et, çünkü hepsi sana verilen bir hediye! Evrene senin için oraya buraya serpilmiş çeşit çeşit hediyeleri şükranla kabul et! Bu evrenin merkezinde mi olmak istiyorsun, çevrende dönüp duran gezegenlerin mi olsun istiyorsun, patlayıp başka formda yeniden mi doğmak istiyorsun.. Hepsini yapabilecek gücün ve olanakların hep vardı ve her zaman da olacak. Önemli olan sen ne zaman olmasını istiyorsun?
Çevrende oluşturduğun etkileşimlerine dikkat et, etki edenlere de.. Her şey bir öğreti, hepsi bir keşif. Yoluna yerleştirilen ip uçlarına dikkat et, seni sana ulaştıracak sağlam kanıtlar onlar! 

İçindeki yıldızın hiç kaybolmayan gücünü daima anımsa..

Sevgiler, ….”

Bu mektubu uzun zaman önce “Hiç bir şeye zamanım yok! Her şeye geç kaldım! Buna zaman yetmez!” diyen canımdan bir parça için yazmıştım, bendeki süresi doldu ve artık hiç kimseye ait değil. O yüzden uzun zamandır kalbimde taşıdıklarımı şuraya buraya bırakabilirim.. O zamanlar bitirene kadar gözümü kırpmadan izlediğim bir belgesel vardı. NatGeo tarafından yeniden çekilen bir belgesel, adı “Cosmos: A Spacetime Odyssey”. Zaman zaman belli bölümlerini açar ve tekrar izlerim. Evren, zaman, yaşam ve Dünya ile ilgili gözümü açan, iştahımı kabartan ve beni ufacık minicik hissettiren bir belgeselin linkini de bırakıyorum. Kendimi, çevremi hatta evreni tanımlamamda bana eşlik etmiştir. Ama en çok da bana bu mektubu yazarken yol gösteren müthiş bilgi kaynaklarına sahip bir seri… Zamanınızı bu belgeselle geçirdiğinize pişman olmayacaksınız!

Cosmos: A Space Time Odyssey

Terk ve Sonrası

Gene kendimleyim, Zihnimde dolaşan başkasının imgeleri yok, Bir isim yada fotografla zaman geçirmiyorum, Zamanımı kendimle ve sevdiğim şeylerle geçiriyorum, Zihnim gene bana kaldi, içinde dolaşan o kaçak ruh kayboldu, Birini sevince tüm aklın, benliğin onun olur ve kendinden önce onu seversin, Aklında hep onun sesi, imgesi, düşünceleri vardır, Tüm bunlar bir anda yok oldular ve zihnim gene tümüyle bana kaldı, Gene kendimle konuşuyorum, hayatım hakkında tartışıyorum, ne bir imge var ne de başka birinin sesi, Kocaman bir karanlık ama ben varım içeride, tek başımayım ama BEN varım! Yapmak istediklerim, başarmak istediklerim, korkularim, endiselerim.. Hepsi benimle, tümü bir karanlık ama farklı zamanlarda çıkıp konuşurlar benimle, Aşık olunca duyumsamadığım iyi kötü tüm o düşüncelerin geri gelmesine sevindim, çünkü sessizce terk etmiştim onları, vazgeçmiştim bir anda, ama hepsi geri geldiler tek tek.. Yalnız da olsam düşüncelerimle, düşlerimle varolmak da güzel.. Aşkı içimde yaşamak da güzel 😌 Zor olan kabullenmek, ama çare yok böyle olacak..

what am i?

I am nobodys nothing; not a girlfriend of someone; not a child of a father; not a cousine of someone; not a lover of someone.
I am exactly nothing ! Not afraid of being alone, not afraid of taking care of myself. I am afraid of being nothing and now i became what i am afraid of… Nobody ! 
I am nothing, maybe i don’t even exist. Can’t say i am a ghost or something but i mostly felt like i am dust.
Do you know what dust mean ? No, i am afraid i don’t.
But i do know one thing , i am nobody’s nothing.

I am a tiny dust , lost in this world.

28 Nisan 2017

Serüven 1.3: Dokunarak, Dinleyerek, Gözüyle, Koklayarak, Kalbiyle Sevmek?!

Yanlış kişileri falan sevmiyoruz aslında, o insanda bir şeyleri sevilmeye değer buluyorsan ortada yanlış bir şey olduğu yok, zamanla sevdiğimiz şeyler değişebilir ve artık bize aynı hisleri yada keyfi vermeyebilir. O vakit sevginizi yeniden tanımlayın derim, sizi rahatsız eden yönlerine bir daha bakın. Fikirlerinizin yön değiştirmesi, zevklerinizin farklılaşması kötü olmamalı, aksine bu geliştiğinizin, ilerlediğinizin anahtarı olabilir. “Sevgi” bazen tek başına çok güçlü bazen yanına dost isteyen kırılgan bir histir. Akıl gibi değil. “sevgi” içinizdeki küçük çocuk gibidir, ona iyi bakın. 🙂

Sevebilmenin tadını çıkarın, arada sırada da bunu paylaşın, ifade etmenin yollarını arayın.

sevgi: karşılık beklemeden, içinden geldiği gibi.. Sonrasında seni gülümseten..

Sevginizi göstermenin pek çok yolu var ama anlamadığım bir sebepten insanlar bunu hep tek yoldan çözmeye çalışıyor olmayınca vazgeçiyor yada kendinde bir problem olduğu kanısına varıyor. Çok üzücü değil mi? Sevgi paylaştıkça çoğalır, yayılır. Onun kadar güçlü bir his daha yoktur! İletişim için tam 5 duyu organımız var ama neden tek yoldan gidiyorsunuz? Bak şimdi oldu mu? Kimisi hislerini yazarak, düşüncelerini kaleme alarak yansıtır. Bir diğeri koşup size sım sıkı sarılarak, başkası sadece gözlerinize anlamlı bakarak..

●Lisede önce bana aşık bir arkadaşım 2 yıl boyunca sadece ama sadece beni uzaktan seyrederek sevmişti, gözleriyle.. Kiminize tatlı, romantik, kiminize sıkıcı gelebilir bu durum ama, o çocuk böyle sevmişti işte beni sadece gözleriyle. 🙂 ●Babam sevgisini haftasonalarında bizi alıp sinemaya, bowlinge, en sevdiğimiz bir restauranta yada canımız ne isterse ona götürerek gösterir ama bu süreçlerde hiç konuşmaz ve birasını içer yada varsa etrafta gider maçını izlerdi. Yada (paramızın çok olduğu eski zamanlarımızda) pahalı oyuncaklar, bavulla kıyafetler alırdı. Yani parası varken kendini baba hisseder ve sevgisini maddesel öğeler üzerinden gösterir, parası idareli varsa elinden geleni yapar, hiç parası yoksa da bizimle görüşmez hatta aramazdı bile! ●Bir erkek arkadaşım sevgili olduğumuz süre boyunca neredeyse hiç konuşmaz, buluştuğumuzda kocaman bir gülümseme ve parlayan gözleriyle bana bakardı, ne kadar uğraşsam da pek konuşturamaz en sonunda da sinirlenir kalkardım masadan. O da beni gözleriyle ve kulaklarıyla severdi. Yani beni görmek, dinlemek, dokunmak ona yetiyordu, konuşmak fazlaydı yada bunun için zamana ihtiyacı vardı. ●Bir arkadaşımın babası oğluna bir kez bile sarılmamış, seni seviyorum dememiş yada ona gülümsememiş ama arkadaşım babasının onu çok sevdiğini bilirdi. Nasıl mı? En kötü anlarında hep babası yanındaydı, darda olduğunu anladığında harçlığını biraz fazla verir gece de geç gelmesine ses etmezdi, evet dokunmayı ve söylemeyi tercih etmeyebilir ama kendince başka yollar bulmuş.

Gülümseyecek hiç bir şey bulamazsan gözlerinin içine bak 🙂

● Ben mi? Ben sevdiğimi karşıdaki insana gülümseyerek, içten sarılarak, iltifat ve takdir ederek, ihtiyacı olduğunda yanında olarak, ufak hediyeler vererek, tatlımı paylaşarak, ona bazı öncelikler vererek, dinleyerek, arada sırada gıdıklayıp, çimdikleyerek, saçıyla oynayarak göstermeyi seviyorum. Zaman zaman direk “seni seviyorum!” diye sesli ifade ettiğimde olur ama en çok dokunarak yani hissederek sevdiğimi hissettirmeyi tercih ediyorum. Çok çok zorlanırsam da şiir yada mektup yazabiliyorum.

●Bazı anne ve babalar çocuklarını iyi bir eğitime gönderip, değişik kurslara yazdırıp, istediği obje ve eşyaları alarak, her şeyi neden – sebep – sonuç, kazanma – hak etme ilişkisi içinde tutar, sevdiklerini ve önemsediklerini bu kurallarla gösterirler. Onlar için sevgi dokunsallık ve kalple değil disiplinle gösterilme biçimidir. ●İlkokuldaki kız arkadaşımın annesi kızına olan sevgisini ona hiçbir kural koymayarak, özgürce seçimler tercihler yapmasına müsaade ederek, her haliyle beğenerek, eve kimi getirdiğine, ne yediğine, nereye gittiğine kaçta eve döneceğine karışmayarak, asla el kaldırmadan asla bağırmadan hep isteklerini yerine getirmeye çalışarak, elinde ne kadar parası imkanı varsa ona vererek gösterir ama arkadaşım annesinin onu hiç sevmediğinden yakınır dururdu. Arada bir kızına sarılır, öper, koklardı da ama işte annesi onu çevresindeki diğer annelerin sevdiği gibi sevmediğinden inanmak istemezdi ona. (benim annemi de anlamsızca çok severdi)

Şiddet (fiziksel, sözlü yada psikolojik) sevginin gösterilme biçimi olmamalı!

● Bir de bana sorun! Annem beni çok döverdi, kızını dövmeyen dizini dövermiş derdi, bende ona “git dizini döv deli kadın!” derdim ama işe yaramaz hatta daha sert dayak yerdim, dışarı kaç kez çıkacağıma, ne giyineceğime, ne kadar yemek yiyeceğime, ne zaman rejime başlamam gerektiğine, odamın düzenine, saçımın rengine, saçımın kesimine, perdemin rengine .. karışmadığı yada yorum yapmadığı bir durum yoktu, asla bana güvenmez ona sormadan bir işe kalkışmama izin vermezdi, her şey tüm düzen ve işleyiş onun istediği gibi olmalı ve onayına sunulmalıydı, maaşımın ne kadar olduğunu ve nereye ne kadar harcadığımı hep bilmek ister, harcamalarımın hesabını tutmak ister, maaşımı onun hesabına yatırmamı söylerdi, bir de bana onun gibi bir annem olduğu için çok şanslı olduğumu söyleyip dururdu, sevgisini gösterme şekli popomu çimdiklemek, elindeki iğneyi batırmak oramı buramı mıncıklayıp yarı da dayakla karışık her tarafımı çimdiklemek olurdu. Daha hiç “seni seviyorum” dediğini duymadım.

Kendinizi ifade biçiminiz karşınızdakine uymayabilir.

Başkalarına kendini sevdirmek zorunda değilsin, kabul görmek için kendini sevmen yeterli!

Daha da başka örnekler verilebilir elbette, kişiler yada karakterler yer değiştirilerek benzer yaşantılar örneklenebilir. Karşındaki insanın sevgiyi, saygıyı, özlemi, arzuyu , duygularını gösterme şekli faklı olabilir yada gösterme biçimi sana uymayabilir. Burada asıl önemli olan sana uymayan bu davranış şekillerine neden tahammül edesin? Neden seni üzen, tatmin etmeyen belki anlayamadığın bu ifade biçimlerine maruz kalasın ki? Aile gibi değiştiremeyeceğin bir etkense, önce hissettiklerini paylaşmayı denemelisin, ortak nokta bulunamıyorsa durumu olduğu gibi kabullenmeli ve kendini değiştirmelisin.? Sevgili, arkadaş gibi değiştirip yönetebileceğin etkenlerde zaten sana yapılmasından hoşlanmadığın, kendini kötü, utanç, sıkkın, eksik hissettiren durumlarla ilgili daimi iletişim ve geri bildirim vermelisin. Söylemez, ifade etmezsen karşındaki bunu anlamaz hatta bilemez ve bu tavırlarına devam eder, öyle değil mi?

sevgi içten dışa doğru yayılan çok güçlü bir histir.

“Sevgi”yi almak ve vermek.. Özetle sevgiyi insana, hayvana, bitkiye, çevrenize verme biçiminiz her koşulda ve şartta kabul görecek, aynı şekilde karşılık verecek diye bir kural yok! Hayvanları çok seviyor olabilirsiniz o zaman onları kafeslerin ardına mı kapatmalısınız? Çiçekleri neden dalından kopartıp öldürürsünüz, çok sevdiğinizden mi? Çok sevdiğiniz şu yemyeşil ormanda neden çer çöp bırakır sonra yangına sebep olursunuz? Beğendiğiniz o ormana bir daha gitmeyecek misiniz? Kısa süreli bir sevgi miydi sizdeki? Her yaz bayıla bayıla gittiğin, kare kare fotoğraflarını paylaştığın o canım denizi hiç mi sevmiyorsun? Neden parıl parıl kremlenir de denize girersin? Severken öldürmek böyle bir şey olmalı.

Sevginin hep dengeli olmasına dikkat edersek her şey daha keyifli olmaz mı? Doğadaki denge, evrendeki denge, içimizdeki denge.. Sevmenin doğrusu yada yanlışı olduğuna değil bir dengesi olması gerektiğine inanıyorum. Diğer türlüsünün yorucu, tek taraflı yada eksik olduğu kanatindeyim, sence de öyle değil mi?

Geçip giden zamanı sen nasıl kaybetmek istersin?

Birine aşık olduğunda kaybetmeye de hazırsın demektir. Kendini kaybeder, asıl amaçlarından sapar aşkın kör ettiği gözlerinle karanlıkta amaçsızca dolaşır ama gene de gülümsersin.. 🙂

Birini sevdiğinde başka bir şeylerini kaybedersin, böylelikle yeniliklere açılırsın. O sırada kaybettiklerine üzülmeyecek kadar neşelisin. Kendinden ödün verirsin, işine geç gider, uykusuz kalırsın, atkını bir yerlerde unutur üşürsün.. Onu hatırlayınca gelen gülümseme, arkasından bir bir gelen imgelerle hızlanan kalp.. İşte ısındın ve gene düşlere daldın bile..

Love is Love.. Enjoy it

Aşıkken etrafında olanları kaçırırsın mesela, akıp giden zamanı fark etmezsin çünkü sence zaman çok ama çok hızlıdır (onunlayken) yada çok yavaştır (onsuzken) ama gene de gülümsersin 🙂 Biriktirdiğin anıları bir daha bir daha yaşar zamanı hızlandırmaya çalışırsın.. Ve özlem..

Sen fark etmeden etrafında ve kendinde oluşan kayıplara, değişimlere ne alışmak ne de onları yakalamak mümkün olur. En iyi arkadaşının nikahını, en sevdiğin filimi, en sevdiğin sanatçının konserini, hep yazılmak istediğin o dans kursunu, yurt dışına yapacağın şu planladığın gezini ve daha pek çoğunu bu aşk için, aşkın için ikinci plana atarsın, bazılarını da kaybedersin.. Kaybetmeyi kabullenmen gerek, hatırladın mı? Taşıdığın kocaman bir sevgi var elinde ya..

Peki ya o “Aşk” da giderse.. Ah gene sudan çıkmış bir balık daha, aman yakalanma başkasının oltasına! Dediysek de dinletemedik.. Gene geldi balık oltaya, yakalandı aşk hastalığına ve alalım hepsini en baştan bir daha bir daha..

İşte böylesine zararlı bir duygu durumunu gene de ve illa da neden tekrar yaşamak istiyorum? Neden seviyorum? Neden sevilmek istiyorum? Sevgi nedir? Neden ihtiyaç duyuyorum ? Hiç bilmiyorum.

Acaba geçip giden zamanları bir yerlerde bulabilir misiniz? 🙂

Kadın o-la-bil-mek, işte bütün mesele bu!

Benzerlerine yada daha fazlasına maruz kalanlar vardır eminim. Size bunu yaşatan bazen sevdiğiniz, bazen aileniz, bazen hiç tanımadığınız bir insan, bazen toplum yada bulunduğunuz topluluk. Gelin kendinize yapılan bu psikolojik şiddete son verin! Sevmek, anlamak, değer vermek bu kadar zor olmamalı, taraf yada karşıt değiliz sadece insanız! Birbirimize cinsiyet farklılıklarımız üzerinden yüklediğimiz zorunluluklar ve yükler size de ağır gelmiyor mu? Özgürlüğün bir bedeli mi olmalı? Ne biri ötekini korumaya geldi bu dünyaya ne de biri diğerine hizmete! Sözlerim gören gözlerin, atan kalplerin, okuyan zihinlerin karanlığına..

Her zorluktan daha da güçlenerek çıkan canlı: Kadın!

Kimi zaman erkekler tarafından kimi zaman hemcinslerimiz tarafından “Kadın” olarak maruz kaldığımız şeyler;

this is the woman who don’t give a f*ck

“Sürekli sorgulanmak, Kontrol edilmek, Kendi yaşam tarzlarına ayak uydurmamızı beklemeleri, Daimi bakımlı, düzenli, temiz olmamız, Ufak da olsa göz dağları, korkutmalar, tehditler, bak haa / sakin haa larla başlayan tehditkar cümlecikler, Gereksiz bir üstün korumacılık, gece çıkma başına bir şey gelir, gittiğin yere ve arkadaşlarına dikkat et, Sürekli aptal olduğumuz yönünde yada anlamayacağımız yönünde cümleler , Çok da önemli sohbetlere dahil edilmeme, bazı ortamlara dahil edilmeme (kadınlara göre değil), Telefonlarımızın kontrol edilmesi (Virüs girmesin diye canım) , Mesajlarımızın okunması (Kiminle ne zaman ne kadar ne konuşuyoruz), Özel alanlarımızın yada kendimizle geçireceğimiz zamanların olmaması (evde bir kızın boş oturması olası mı? Hiç olmadı yemek,temizlik yada ütü yap!), Onlarsız bir şey hayal edemiyor olmamız , Dans kursuna, dans etmeye kız kıza bir mekana, belki tek başına bir kahve içmeye hakkımız yok (kendimizle vakit geçirmek olarak değil kesin seks için adam aramaktır çünkü amacımız)!”

“Sana değil dışarıya güvenmiyorum.” Yalanlarıyla büyüdük..

“Doğuştan mı zanlı varlıklarız nedir; cümlelerimiz, hareketlerimiz hep mercek altı, Öylesine yaptığımız şeyler yada yanlış kurduğumuz cümleler, aslında kim bilir hangi yalanı örttüğünden midir bilinmez, didik didik edilir tüm kelimeler, Söylediklerimizden bilinçaltı mesajlar çıkarmalar, Aklımızdan bile geçmeyen şeylerle, itham edilmeler, Topuklu ayakkabımızın şekline, kıyafet seçimlerimize, oje renklerimize, dekoltemize göre edepsizlik oranımızı belirlemeler.

sadece sevsen ? Bu kadar sorgulamasan, hani suçlu ben değilim senin zihnin ?

Seçtiğimiz yaşam tarzı kendilerine ters ise hafif, uçarı yada aykırı olursunuz, Özgürlüğünüze düşkünseniz aykırı ve asisinizdir, “Bağımsız ve kendi ayakları üzerinde durabilen kadın” terimini hiç bilmeyen cahillik abideleriyle karşı karşıya kalır, tercihlerinizin lime lime edilmesini ve nihayetinde kurnaz ve hafif biri olarak tanımlanmanızı hayretle izlersiniz, Konu arkadaşlarla tanışmaya geldiğinde sevdiğiniz adamın en yakın arkadaşına mesafeli ama yakın tavırlarınız, gereksiz ve elbette şüphe uyandırıcı olarak çatık kaşlı bakışlar altında izlenir, Anaç tavırlarınız karşı tarafa ilgi olarak yansır, elbette özünde “ilgi” olan tavırlarınız gereksiz bulunur, Kadınlara güya hep kanan şu erkeklerin halleri “acınası yada budala” terimlerinin yanına yaklaşmazken siz tilki, kurnaz, hin, cin, ikiyüzlü, kaşar, hafif, yollu.. Gibi tanımlara maruz kalırsınız, Gençliklerinde siz sinsi erkeklerin oyunlarına gelmiş kadınların şimdilerde akıllandığını ve oyunlarınıza daha zor kandıkları için bize bu tanımları yaptığınızı bilmediğimizi sanırsınız, Akıllı olmak, farkında olmak, düşünmek, irdelemek, hesaplamak, tartmak bizim haddimize olmadığından zekamızı sadece hinlik, kandırmaca, yalana dolana kullandığımıza kendinizi nasıl da inandırırsınız!”

Kadınlar çiçek DEĞİLDİR! Bizi dalımızdan kopartıp soldurmayın!

Zaten kendi içimizdeki serüven bize yeter de artarken, bu süreçte siz ve sizin gibilerle baş etmek! Heyt be, vallahi helal bize! Ne savaşlar, badireler atlatıyoruz ama gene de yıkılmıyoruz ya bazen! Kadın olarak varlığımızı kabullenmemiz, var olabilmemiz, uzun bir sürece yayılır.

Benim memem, benim kalçam, benim popom! Uzatmasan uzak mı dursan ?

Bedenlerimiz (bazıları için) şehvet uyandıran bir unsurken, öz benliğimizi nasıl sağlıklı geliştirebiliriz? Gelişimle beraber gelen değişimlere, “kız” tanımından “kadın” tanımına ne ara atladığımızı anlamadan, bizce sadece gelişmekte olan bir organımızı kapatmamız, gizlememiz hatta ondan utanmamız beklenir, Kendileri arkadaşlarıyla toplanıp, toplu 31 çekerken bu doğanın gereği, ihtiyaç yada güdü olarak anılır, Seks, birliktelik yada sevişme yalnızca bir erkeğin ihtiyacıdır ama ne ironi ki bu ihtiyaçlarını gidermek için bir kadına giderirler, Yani bir kadın hem ihtiyaç, hem sevgi objesi halinde erkeğin kafasını karıştırırken, zihinlerinde bu gel gitlerle bizimle sağlıklı bir iletişim kuramadıklarında da gene bizi suçlar ve anlaşılmaz olduğumuzu ileri sürerler!”

Farklarımız bizi bütün yapan gerçeklerdir, Yaşam; başkalarını tanımlamak, kategorize etmek, lanetlemek, ötekileştirmekle geçirilmeyecek kadar çok özel bir hediye!

Anlamak, anlamlandırmak için ÖNCE iletişim biçiminizi tekrardan gözden geçirmelisiniz.

Doğru iletişim önce “insan” sonra “cinsiyet” sonra “hitap” ve son olarak da “tanım” olmalıdır. Yani ben; her şeyden önce bir insanım, kadınım, sonra Deniz’im ve nihayetinde beni ben kılan diğer pek çok özelliklere sahibim.

Aslında işin özü önce insan olabilmek, işte bütün mesele bu!


“Sidewalk” isimli bu videoyu da izlemeyi unutmayın.. 🙂

Serüven 1.2: “Sevgi” zorla olur mu? İlk tanışmadaki hissettiklerimize ne kadar güvenmeliyiz? Bir şans daha?

Zorla sevmekle ilgili bir hikaye, benzer şeyleri farklı karakterlerle yaşadığınızı biliyorum. Bunları yazarken bile yüreğim tekrar tekrar acıyor, ama bilmelisiniz ki bu durumu değiştirmek sizin elinizde. Şimdi çok geriye, artık anıların sadece fotoğraf karesinden oluştuğu zamana, ilkokul yıllarındaki ufak bir kızın dünyasına ve onun sevgiyi defalarca zihnine yanlış kodlamasına dair hikayesi. İşte başlıyor;

“Sevgi’yle daha önceden tanışıyorduk, evimize gelip gider annem ona ve eşine sofra hazırlardı. Her zaman bakımlı ve güzeldi Sevgi, annemin aksine alımlı bir kadındı, biraz seksi tarafı da vardı. Ailesiyle beraber gece yarılarına kadar evimizde oturur sohbetler ederlerdi, bize en sık gelip giden misafirlerimizdi, bir de oğulları vardı. Nefret ederdim ondan, bana hep aptalca sorular sorar psikopatça şeyler anlatır, oyuncaklarını da paylaşmaz, odamdan da çıkmazdı, kardeşime kötü davranır, sürekli yalan konuşur, yanında büyükler olunca tamamen farklı bir çocuk olurdu. Bir keresinde bana “Şu büyükleri idare etmenin en güzel yolu onlara istedikleri şeyi verip seni rahat bırakmalarını sağlamak!” demişti. Yalancının, pisliğin tekiydi ama bu konuda haklıydı.. İstediklerini ver ve seni rahat bıraksınlar, bunu yapabilirdim işte!”

Büyüklerin oyunları içinde kaybolan biz çocuklar..

Canımı acıttığında canın hiç acımıyorsa canın cehenneme gitsin!

Her neyi denedimse bu aileyi sevemedim, beni çok tedirgin, agresif ve stresli yapıyorlardı. Sevgi’nin alaycı ve yüksek kahkahaları, eşinin sürekli kendini anlatması, oğullarının beni mıncıklamaya çalışması ve garip istekleri.. Yok sevemiyordum, onları tek seven kişi babamdı ve böylece yıllarca bize gelip gitmeye babamı mutlu etmeye devam ettiler. Evin diğer üyeleri olarak biz bu garip aileyi hiç sevemedik. Babama artık dayanamayıp bu aileyi sevmediğimi söylediğimde, “Nasil sevmezsin, onlar harikulade insanlar!” demişti. Çok şaşırmıştım. Hem harikulade de ne demekti? Çok güzel bir şey olmalıydı, anlayamamıştım. Israrla bir kez daha söyledim, “Söyle arkadaşlarına o aptal oğullarını getirip durmasınlar, iki yüzlünün biri, onu sevmiyorum ve onunla oynamak hoşuma gitmiyor!” Söylediklerimi duyan babam öfkeden yüzüme bir tokat indirdi ve ekledi “Onlar hakkında böyle konuşamazsın, sanki onlar da sana bayılıyorlar, biraz denesen ne olur sanki, o çocuk çok tatlı ve akıllı. Sizin gibi pasaklı ve haylaz değil!” (Öğreti 1. sevmek kalpten gelmez, onu senin için ailen seçer. Hem belleğim hem de acıyan yüreğim bunu böyle not etti.)

Kendini sevme, kendini sevdir!

“Babam o aptal çocuğu bizden, benden daha çok seviyordu. (Öğreti 2. herkesin çok sevdiği insanlar gibi ol ki sen de sevil.) Bir sonraki gelişlerinde babamın söylediklerini hatırladım ve hem oğullarına hem bu zehirli aileye iyi davrandım, babamın çok hoşuna gitmişti. Belki böyle devam edersem, sonunda babam beni gene çok severdi kim bilir?”

Hayal etmeyi bıraktığım gün her şeyden vaz geçmişim demektir. Yaşasın hayalperestlik!

Şimdiyse evimize yapılan bir ziyaretle her şey başka bir hal almaya başlıyor… (Gerçekten bir insan bu kadar yıkıcı olmayı, parçalamayı nasıl sevebilir? Kendiyle nasıl yaşayabiliyor?)

“Sevgi evimize babam yokken ve tek başına geldi. Yanında da hediyeler getirmişti, salonumuzun en güzel köşesine kuruldu. Neden yalnız geldiğini, neden bana durduk yere hediye aldığını, neden annemin gergin olduğunu anlamamıştım ama beni bu kadın hep tedirgin ederdi zaten. (Kocası çok ünlü bir doktor, zengin, kendine güvenen tiplerden, ama içi fos, kalbi kirliydi, hep bunu hissederdim, bu adam ne aptal derdim ama kimse beni dinlemez ayıplar sustururdu, “Şiiişt, çok ayıp!”, öğreti 3. gerçeği söylemek ayıptır. Belleğime not edildi bile!) Annem susuyor karşısındaki kadın konuşup duruyordu, belli ki söyleyecek çok şeyi vardı. Konuşmanın bir yerinde “E haydi ama hediyelerini denemeyecek misin?” dedi. Aldıklarını denedim, hepside bana çok aptalca şeyler olarak gözüktü, güya hanım kızlar şunları giyinmeliymiş: külotlu çorap, mini etek, bluz, şapka ve altı hafif dolgu topuklu altın bir ayakkabı. Ama bunlarla koşup oynayamam ki? Yada bunları kirletirsem annem canımı okur! Kimse benim neyi sevdiğimi bilmiyor mu? Bunları sevmesem de giymek zorunda mıyım yani? (öğreti 4. sevmediğim şeyleri de giyebilirim, çünkü hanım kız olmalıyım!)”

Neyi sevip sevmediğine büyükler karar verir, taa ki.. ne zaman dek?

Yıllar sonra anladım ki bu ziyaret aslında anneme kadınlığın sırlarını vermesi gerektiğini kendi kendine hisseden ve anneme güya yardım etmek için yapılan dostane bir ziyaretti. Bana sorarsanız, kadın karşısında bir rakip istiyordu, böylesi daha zevkli olacaktı ama annem ona “Ne istesen yap umurumda değil!” demiş ve postalamıştı. Karşısındaki kadın kadınlığı bildiğini sanıyor olabilirdi, ders vermeye gelmişken aldığı en büyük dersi alıp gitmişti, “GURUR!” Bu ziyareti hiç unutmadım, o gün annemden de bir şey öğrenmiştim, gözyaşlarını başkalarının önünde akıtmamalısın..

Duygularını iyi sakla, bulurlarsa alıp giderler sonra!

Bu ziyaretle beraber ve sonrasında evimizde çok şey değişti, Sevgi ve onun ailesi evimize daha az hatta hiç gelmemeye başladı. Bununla beraber babam da eve pek gelmiyordu. “O çok sevdiği ailenin yanındadır, o çocuğu zaten benden daha çok seviyordu. Ah keşke sevebilseydim şu aileyi de babamı üzmeseydim, o zaman babam evde olur muydu? (Öğreti 5. başkalarının sevdikleri şeyleri seviyormuş gibi yap hatta sevmeye çalış ki seni terk etmesin, dışlamasın.) Belki de sevilebilecek yanlarını sen göremiyorsundur?”